“Kütüphanemi Toplarken” *

* Her kitap yaşantımızın yakaladıklarını bütünüyle elde tutmanın imkânsızlığını itiraf eder niteliktedir. Gelmiş geçmiş bütün kütüphanelerimizse bu başarısızlığın anlı şanlı bir kaydıdır.

Alberto Manguel

Bayıla bayıla okunanlar, okunmaya can atılanlar, nicedir ertelenenler (kitap şıpsevdiliği), unutulanlar, hiç akıldan çıkmayanlar, ödünç verilince aklı onlarda kalanlar, yeri bir başka olanlar…

Kitaplığımı kuran kategoriler:

  • mimarlık, mimarlar, kuramsal yönü baskın olanlar ve bir şekilde akraba bulunanlar
  • ertelenenler, en(li)ler, kıymetliler
  • uzak diyarlar
  • bu dünya benim memleket”
  • sanatsallar, ilhamlıklar
  • tez eşlikçileri – 1 // nörobilim101
  • tez eşlikçileri -2 // algı, beden, zamansal bakış, konum değişiklikleri
  • yeri bir başka olanlar
  • sinemasal, düşünsel, metissever
  • seri parçaları
  • hediye edilecekler, hediye edinlenlerdenler, sahaf kokulular
  • ütopik + distopik
  • şiirsel
  • klasikler

sık kullanılanlar (☆):

Fil Hafızası | İpek Yürekli (K.E.T 18 Temmuz 2018, İstanbul)

Şiir-Mimarlık: Binanın İhlali | Der. Bahar Avanoğlu (K.E.T 4 Kasım 2021, İstanbul)

Arzu Mimarlığı: Mimarlığı Düşünmek ve Düşlemek | Der.  Roysi Ojalvo, Nur Altınyıldız Artun (K.E.T 23 Aralık 2020, İstanbul)

Sanat-Mimarlık Kompleksi | Hal Foster (K.E.T 27 Kasım 2014)

Sürrealizm/Mimarlık | Der. Nur Altınyıldız Artun (K.E.T 12 Mayıs 2021, İstanbul)


* K.E.T. : Kitaplığa eklenme tarihi


Under construction – booklist

“Postcards from Tatavla”

Mahallemizin birbirinden renkli sakini vardır. Burada bir süre bulunanlar için her köşede bir anı saklıdır. Her köşe, kendi sakiniyle anlamlıdır.

Bu seride, mahalle sakinlerince sık rastlanan kimi karakterler kendi köşesinde yokken fotoğraflanmıştır. Kısmen kasıtlı, kısmen tesadüfi bir kararla. Amaç; mahallemizin belli bir anından bir mekanını, zihinde bilindik haliyle canlandırmak, bir anı tetikleyici olarak kullanmaktır.

Misal, simit satan Mehmet Abi, el sallama görevini devraldığım Yaşlı Amca, köşe başındaki cağğnım Midyeci Amca fotoğraflarda yer almıyor. -Bir ara not, Midyeci Amca pandemiden beri ortalıkta görünmüyor.-

Mahallemiz, misafirlerinin burada şahit olduklarıyla, duyduklarıyla, gördükleriyle, paylaştıklarıyla, onlardaki o anki haliyle anlamlı. Bir başkası içinse bambaşka anlamlar taşıyacak. Bu “eksik” fotoğrafların yolu buraya düşenlerce en sevilen ya da en özlenen haliyle tamamlanması dileğiyle!

Zarif’in Köşkü*

“Bastonuma dayandım, bu meydanda gökyüzünün görünüşü hoşuma gitmiyordu, çatılar çatılar çatılar bölüp duruyordu, hemşerilerim de sevmeyecekti biliyordum, bastonumla gösterdim, şu şu şu yapıları yıkın dedim işçilere, yerlerine yenilerini koyacağım, bu Akçaburgaz eski bir şehir, ben uraybaşkanı olduktan sonra sıkıntımı hemşerilere dağıttım, şimdi arkamda geziyorlar, hepsi kıvıl kıvıl yerlerinde duramıyorlar, nereyi yıksam oh diyorlar, ben yıkın deyince hep bir ağızdan yıkın diye bağırıyorlar, bu şehri nasıl yapmışlar böyle üst üste, ne gökyüzü komuşlar ne günaydın, ne buldularsa getirmişler dağların ovaların dışında, hele o sabahların akşamların bungunluğu, o eski kışlalarda güz öğleleri, bazan işimi gücümü uraybaşkanlığı ödevlerimi bırakıp bir dağ aramaya çıkıyorum, buraya en önce 1286 yıl önce, iyice biliyorum şehrin geçmişini iyice inceledim çünkü, tam bu kadar yıl önce mayısta gür iyi yağmurlar vaktinde, Yekta’nın en eski dedesi genç Alişan ile Zübeyr’in oğlu sadık daha güneylerden daha kuraklardan geldiler, yanlarında kadınları vardı, bir de atları vardı, bir de inekleri vardı, bir de kunlayacak koyunlarıyla koçları vardı, bir de örtünecekleri vardı, bir de aşkları vardı, bir daire kurdular, tütünleri tüttü, çatıları, ağaçları hızarlarla aşkla yonttular, aşkları böylece erince vardı, sonra büyüdü Akçaburgaz, başkaları geldi onları görüp, kötü adamlar gelmedi ama kötüyü iyi yapan şeyler yitti, her şeyleri üst üste kodular, su yolları yaptılar, çeşmeleri akıttılar, bakkal dükkânları açtılar, terzi dükkânları açtılar, nalbant dükkânları açtılar, tamirci dükkânları açtılar, mahkeme yaptılar, yasalar kodular, bir şeyin bu kadar şey içinde gitgide küçüldüğünü yittiğini sezinliyorlardı ama bulamıyorlardı, bulamıyorlardı da değil, umursamıyorlardı, onsuz olunur diyorlardı, yerine başka şeyler koyuyorlardı, ama öyle bir şey ki yittikçe önemi azaldıkça düzeni etkileyen, bilisizliği arttıran, evleri oturulmaz, sokakları dolaşılmaz hale koyan, kişiyi boş vakitlerden kaçıran bir şey, ben uraybaşkanı olunca buldum, şimdi yıkın diyorum, ilkin bu evleri, bu kötü, üstüste evleri yıkın, bu sokakları, bu eski harap kışlaları, bu dükkânları bu duvarları; bu gökyüzlerini kurtaralım, yıkıyorlar, hemşerilerim yıkın diye bağırıyor ardımdan, bazı idame kurulu üyeleriyle bazı ihtiyarlarla donmuşlar bana karşı, kadınlarla çocuklar benden yana hep, bastonuma dayanıyorum, gösteriyorum, yıkın, temizleyin, yıkıyorlar, bir çeşmeler kalsın, bir gölgeler, hele tamir evlerini, bize o eskimiş eşyaları zorlayan bütün tamir evlerini yıkın, hemşerilerim yıkın diye bağırıyorlar.”

Turgut Uyar, (Bir Kantar Memuru İçin) İncil

*Zarif’in Köşkü, Fikirtepe’de(ydi?) -güncellenecek-. Fotoğraflar 2016 yılına aittir.

Kadın Olmak: Belli Kalıplara Sığdırılmak(?)*

Mustang Filmi Üzerinden Şiddetin Farklı Hallerine Dair Bir Okuma

Deniz Gamze Ergüven tarafından yönetilen, 2015 yılında ülkemizde gösterime giren Mustang filmi; küçük, muhafazakar bir Karadeniz kasabasında anne ve babasını kaybetmiş, amcası ve babaannesine emanet edilmiş beş kız kardeşin toplumsal kodlara uymadıkları için uğradıkları baskı ve şiddeti konu edinir. Film boyunca şiddetin farklı türlerini farklı yaşlar üzerinden okumak mümkündür. Film beş kız kardeşin yaşamını, ağırlıklı olarak en küçük kardeş Lale’nin gözünden, diğer kardeşlerin bakışlarına da temas ederek ilerler. Okul çıkışı erkek arkadaşlarıyla sahilde oynadıkları oyunun ardından, kızkardeşlerin toplum tarafından “edepsiz” olarak etiketlenmesi; yaşamlarında pek çok kısıtın, baskının ve şiddetin tetikleyicisi olur. Yaşadıkları coğrafya ve muhafazakar toplum içinde alışılmış davranış kalıplarına uymayan kardeşler fiziksel, düşünsel, duygusal, cinsel baskı ve şiddete maruz kalırlar.

Okul çıkışı sahnesi, muhafazakar toplum tarafından “edepsizlik” etiketlemesi

Baskının/Şiddetin fiziksel hali; kardeşlerin toplum içerisinde “görünecekleri” zaman kıyafetlerinin tek tipleştirilmesi, etek boylarının uzatılması, elbise renklerinin koyulaşması ve dikkat çekici olmayacak şekilde seçilmesi şeklinde ve dışarısı ile/karşı cins ile iletişimin engellenmesi için yaşadıkları evin pencerelerininin parmaklıklarla kapatılması, evin çevresinin tel örgüler ile çevrilmesi şeklinde görünürleşir.

Muhafazakar babaanne tarafından torunlarını “koruma” yöntemi: tek tipleştirme, belli kalıplara sığdırma

Baskının/Şiddetin düşünsel hali; kız kardeşlerin toplumsal kalıplara uygun hale getirilmesi için evlenebilmenin koşulu olarak yemek ve temizlik yapmayı öğrenmek zorunda olmalarıdır. Kadının günlük yaşamda ve evde konumu, eylemleri tanımlıdır ve bu tanımlar kız kardeşlerin üzerine zorla giydirilmeye çalışılır. Baskının farklı halleri kız kardeşlerin evcilleştirilmesi ve nihayetinde evlendirilmeleri için uygulanır.

Evcilleştirilme süreci: Evlenebilme koşulu olarak yemek ve temizlik yapmayı öğrenme, belli kalıplara sığdırılma

Baskının/Şiddetin cinsel hali; sahil sahnesinin ardından kız kardeşlerin amcaları tarafından hastaneye götürülmesi ve evcilleştirilme çabalarının sonucu olarak tanımadığı, sevmediği bir yabancıyla evlendirilen Selma’nın, evlendiği gün eşiyle cinsel ilişkiye girmesinin ardından hastaneye götürülmesi, bekaret kontrolünün yapılmasıdır.

Kadının kendi bedeni kime aittir?

Mustang filmi, kadına baskı ve şiddetin yaşının olmayışı, yalnızca içinde bulunduğumuz coğrafya kapsamında değil, evrensel ve süregelen bir mesele oluşu ile olan yüzleşmedir. Beş özne kadın karakterin baskı ve şiddet yoluyla nesneleştirilme girişimlerine rağmen özneleşme ve özgürleşme mücadelesidir. Film, yaşadığımız coğrafyaya mercek tutsa da yankıları ülkemiz dışında da sürmektedir.


Görseller: https://www.imdb.com/title/tt3966404/?ref_=ttmi_tt  sitesinden alınmıştır.

Film incelemesinde faydalanılan makale: Nüket Elpeze Ergeç, “Feminist Anlatı Yaklaşımıyla Mustang Filmi ve Dişil Dilin Kurulmasında Bir Yöntem Değerlendirilmesi; Dijital Hikaye Anlatım Atölyesi,” SineFilozofi Dergisi 4/7 (2019): 10-27, Erişim Tarihi: Mart 10, 2021, doi: 10.31122/Sinefilozofi.514971.

buradan izlenebilir: Mustang


*Bu metin henüz geliştirilmekte olan, “şiddeti birlikte bitirmek” amacı ile yola çıkan şeffaf bir platformda yayınlanmıştır. Platformun kurulmasında değerli bir kadın akademisyenin(Aylin Sözer) yaşam hakkının elinden alınması etkili olmuş, bu platform aracılığıyla başta kadınlar olmak üzere tüm canlılara yönelik her türlü şidddet ile mücadele etmek, farkındalığı arttırmak amaçlanmaktadır. Platformun kurulumu tamamlandığında link paylaşılacaktır.

Bellek – Nostalji – İzler üzerine düşünceler

“Nostaljinin işi, pembe tüllere sararak getirmek.”

Saadet Özen

bir podcast önerisi | Hiç varamadığımız yurt: Nostalji, Özgür Mumcu ve Eray Özer’le Yeni Haller

bir hatırlatma | Simon Critchley – Bellek Tiyatrosu

unutma üzerine bir hatırlatma veya “unutma yankısı” | Latife Tekin – Unutma Bahçesi

askıda birkaç kitap | Hafıza Hakkında Bir Kitap: Denizatlarıyla Dalmak, Unutma Biçimleri

– devamı gelecek –

Freud’un Aynasını Çoğaltmak*

Odam, ilk bakışta size dağınık görünebilir. – Bana öyle görünmüyor ama! Her şey üst üste yığılmış, parça parça her yere dağılmış, asılmış durumdadır. Her an boş bir duvar yüzeyinde bambaşka nesnelerle, akış halinde küçük manzaralarla, hatta kendinizle bile karşılaşabilirsiniz bu yığınlar arasında. Duvardan duvara yansıyarak, yankılanarakyankılanarak bir akışa dahil olursunuz. Hem “insanın kendi odasında seyahat ederken aldığı keyif” bir başka oluyor.

“Mevcudiyetini bu şekilde genişletip aynı anda hem yerde hem gökte olabilmekten; varlığını adeta iki – Hatta üç, dört, beş… katına çıkartmaktan daha hoş bir zevk olabilir mi?” [1]

– Hem yerde, hem gökte olabilmek… Neresi yer, neresi gök? Neresi içerisi, neresi dışarısı?

Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık kitabında Freud’un Berggasse No.19’daki stüdyosunda çalışma masasındaki ışığı yansıtan, pencerenin üzerine asılı aynanın tam da içerisi ile dışarısı arasındaki sınıra yerleştirilmesinin, sınırın sabitliğine dair düşüncelerin temellerini sarstığından bahseder. Ona göre, içerisi ile dışarısı basitçe ayrılamaz. – Bence de! Aynadaki yansımanın aynı zamanda dış dünyaya yansıtılan bir oto portre olduğunu söyler. [2]

Odamın her duvarında, göz hizasında olmayacak seviyelerde – Kendimle göz göze gelmek istemem! küçük aynalar asılıdır. Bu aynalar yalnızca içerisi ile dışarısının keskin(?) ayrımını değil, aynı zamanda içerisi ile içerisinin de birbiriyle nasıl buluştuğunu, ayrıştığını hatırlatır bana.

“Ayna, evinden hiç çıkmayan yolculara binlerce ilginç düşünce, binlerce fikir sunar ve böylece kendisini yararlı ve değerli bir nesne haline getirir.”  [3]

Bu oda, hayli dağınık.– Görüyorsunuz işte! Her yer, parça parça her yere dağılmış durumda. Üstelik ben yer değiştirdikçe her şeyin yeri değişmeye, odam kendi içinde dağılmaya devam ediyor!

… yansımalar tekrar bir bütün olarak kapanıyordu, hiç ayrılmamış gibi. Orada “Evin her kuytusu, bir düşleme kovuğuydu.”  insan düşüncelere dalıp zamanı unutabilirdi.”[4]


*Bu metin ve görsel, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programında 2020-2021 Güz yarıyılında Funda Uz ve Emirhan Kurtuluş tarafından yürütülen Mimari Anlatılar dersi kapsamında üretilmiştir.


[1] Xavier De Maistre, Odamda Seyahat Odamda Gece Seferi, çev. Ceylan Gürman, İstanbul, İletişim, 2010, s.21 (Orijinal Yayın:1794, 1825).

[2] Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık: Kitle İletişim Aracı Olarak Modern Mimari, İstanbul, Metis, 2017, s. 252 (Orijinal Yayın:1994).

[3] Xavier De Maistre, a.g.e., s.43 (Orijinal Yayın:1794, 1825).

[4] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, İstanbul, İthaki, 2016, s.7 (Orijinal Yayın: 1929).