Kategori: Genel
“Postcards from Tatavla”
Mahallemizin birbirinden renkli sakini vardır. Burada bir süre bulunanlar için her köşede bir anı saklıdır. Her köşe, kendi sakiniyle anlamlıdır.
Bu seride, mahalle sakinlerince sık rastlanan kimi karakterler kendi köşesinde yokken fotoğraflanmıştır. Kısmen kasıtlı, kısmen tesadüfi bir kararla. Amaç; mahallemizin belli bir anından bir mekanını, zihinde bilindik haliyle canlandırmak, bir anı tetikleyici olarak kullanmaktır.
Misal, simit satan Mehmet Abi, el sallama görevini devraldığım Yaşlı Amca, köşe başındaki cağğnım Midyeci Amca fotoğraflarda yer almıyor. -Bir ara not, Midyeci Amca pandemiden beri ortalıkta görünmüyor.-
Mahallemiz, misafirlerinin burada şahit olduklarıyla, duyduklarıyla, gördükleriyle, paylaştıklarıyla, onlardaki o anki haliyle anlamlı. Bir başkası içinse bambaşka anlamlar taşıyacak. Bu “eksik” fotoğrafların yolu buraya düşenlerce en sevilen ya da en özlenen haliyle tamamlanması dileğiyle!
Zarif’in Köşkü*
“Bastonuma dayandım, bu meydanda gökyüzünün görünüşü hoşuma gitmiyordu, çatılar çatılar çatılar bölüp duruyordu, hemşerilerim de sevmeyecekti biliyordum, bastonumla gösterdim, şu şu şu yapıları yıkın dedim işçilere, yerlerine yenilerini koyacağım, bu Akçaburgaz eski bir şehir, ben uraybaşkanı olduktan sonra sıkıntımı hemşerilere dağıttım, şimdi arkamda geziyorlar, hepsi kıvıl kıvıl yerlerinde duramıyorlar, nereyi yıksam oh diyorlar, ben yıkın deyince hep bir ağızdan yıkın diye bağırıyorlar, bu şehri nasıl yapmışlar böyle üst üste, ne gökyüzü komuşlar ne günaydın, ne buldularsa getirmişler dağların ovaların dışında, hele o sabahların akşamların bungunluğu, o eski kışlalarda güz öğleleri, bazan işimi gücümü uraybaşkanlığı ödevlerimi bırakıp bir dağ aramaya çıkıyorum, buraya en önce 1286 yıl önce, iyice biliyorum şehrin geçmişini iyice inceledim çünkü, tam bu kadar yıl önce mayısta gür iyi yağmurlar vaktinde, Yekta’nın en eski dedesi genç Alişan ile Zübeyr’in oğlu sadık daha güneylerden daha kuraklardan geldiler, yanlarında kadınları vardı, bir de atları vardı, bir de inekleri vardı, bir de kunlayacak koyunlarıyla koçları vardı, bir de örtünecekleri vardı, bir de aşkları vardı, bir daire kurdular, tütünleri tüttü, çatıları, ağaçları hızarlarla aşkla yonttular, aşkları böylece erince vardı, sonra büyüdü Akçaburgaz, başkaları geldi onları görüp, kötü adamlar gelmedi ama kötüyü iyi yapan şeyler yitti, her şeyleri üst üste kodular, su yolları yaptılar, çeşmeleri akıttılar, bakkal dükkânları açtılar, terzi dükkânları açtılar, nalbant dükkânları açtılar, tamirci dükkânları açtılar, mahkeme yaptılar, yasalar kodular, bir şeyin bu kadar şey içinde gitgide küçüldüğünü yittiğini sezinliyorlardı ama bulamıyorlardı, bulamıyorlardı da değil, umursamıyorlardı, onsuz olunur diyorlardı, yerine başka şeyler koyuyorlardı, ama öyle bir şey ki yittikçe önemi azaldıkça düzeni etkileyen, bilisizliği arttıran, evleri oturulmaz, sokakları dolaşılmaz hale koyan, kişiyi boş vakitlerden kaçıran bir şey, ben uraybaşkanı olunca buldum, şimdi yıkın diyorum, ilkin bu evleri, bu kötü, üstüste evleri yıkın, bu sokakları, bu eski harap kışlaları, bu dükkânları bu duvarları; bu gökyüzlerini kurtaralım, yıkıyorlar, hemşerilerim yıkın diye bağırıyor ardımdan, bazı idame kurulu üyeleriyle bazı ihtiyarlarla donmuşlar bana karşı, kadınlarla çocuklar benden yana hep, bastonuma dayanıyorum, gösteriyorum, yıkın, temizleyin, yıkıyorlar, bir çeşmeler kalsın, bir gölgeler, hele tamir evlerini, bize o eskimiş eşyaları zorlayan bütün tamir evlerini yıkın, hemşerilerim yıkın diye bağırıyorlar.”
Turgut Uyar, (Bir Kantar Memuru İçin) İncil
*Zarif’in Köşkü, Fikirtepe’de(ydi?) -güncellenecek-. Fotoğraflar 2016 yılına aittir.
“Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır”*
*Ece Ayhan demiş,
Kadın Olmak: Belli Kalıplara Sığdırılmak(?)*
Mustang Filmi Üzerinden Şiddetin Farklı Hallerine Dair Bir Okuma
Deniz Gamze Ergüven tarafından yönetilen, 2015 yılında ülkemizde gösterime giren Mustang filmi; küçük, muhafazakar bir Karadeniz kasabasında anne ve babasını kaybetmiş, amcası ve babaannesine emanet edilmiş beş kız kardeşin toplumsal kodlara uymadıkları için uğradıkları baskı ve şiddeti konu edinir. Film boyunca şiddetin farklı türlerini farklı yaşlar üzerinden okumak mümkündür. Film beş kız kardeşin yaşamını, ağırlıklı olarak en küçük kardeş Lale’nin gözünden, diğer kardeşlerin bakışlarına da temas ederek ilerler. Okul çıkışı erkek arkadaşlarıyla sahilde oynadıkları oyunun ardından, kızkardeşlerin toplum tarafından “edepsiz” olarak etiketlenmesi; yaşamlarında pek çok kısıtın, baskının ve şiddetin tetikleyicisi olur. Yaşadıkları coğrafya ve muhafazakar toplum içinde alışılmış davranış kalıplarına uymayan kardeşler fiziksel, düşünsel, duygusal, cinsel baskı ve şiddete maruz kalırlar.

Baskının/Şiddetin fiziksel hali; kardeşlerin toplum içerisinde “görünecekleri” zaman kıyafetlerinin tek tipleştirilmesi, etek boylarının uzatılması, elbise renklerinin koyulaşması ve dikkat çekici olmayacak şekilde seçilmesi şeklinde ve dışarısı ile/karşı cins ile iletişimin engellenmesi için yaşadıkları evin pencerelerininin parmaklıklarla kapatılması, evin çevresinin tel örgüler ile çevrilmesi şeklinde görünürleşir.

Baskının/Şiddetin düşünsel hali; kız kardeşlerin toplumsal kalıplara uygun hale getirilmesi için evlenebilmenin koşulu olarak yemek ve temizlik yapmayı öğrenmek zorunda olmalarıdır. Kadının günlük yaşamda ve evde konumu, eylemleri tanımlıdır ve bu tanımlar kız kardeşlerin üzerine zorla giydirilmeye çalışılır. Baskının farklı halleri kız kardeşlerin evcilleştirilmesi ve nihayetinde evlendirilmeleri için uygulanır.

Baskının/Şiddetin cinsel hali; sahil sahnesinin ardından kız kardeşlerin amcaları tarafından hastaneye götürülmesi ve evcilleştirilme çabalarının sonucu olarak tanımadığı, sevmediği bir yabancıyla evlendirilen Selma’nın, evlendiği gün eşiyle cinsel ilişkiye girmesinin ardından hastaneye götürülmesi, bekaret kontrolünün yapılmasıdır.

Mustang filmi, kadına baskı ve şiddetin yaşının olmayışı, yalnızca içinde bulunduğumuz coğrafya kapsamında değil, evrensel ve süregelen bir mesele oluşu ile olan yüzleşmedir. Beş özne kadın karakterin baskı ve şiddet yoluyla nesneleştirilme girişimlerine rağmen özneleşme ve özgürleşme mücadelesidir. Film, yaşadığımız coğrafyaya mercek tutsa da yankıları ülkemiz dışında da sürmektedir.
Görseller: https://www.imdb.com/title/tt3966404/?ref_=ttmi_tt sitesinden alınmıştır.
Film incelemesinde faydalanılan makale: Nüket Elpeze Ergeç, “Feminist Anlatı Yaklaşımıyla Mustang Filmi ve Dişil Dilin Kurulmasında Bir Yöntem Değerlendirilmesi; Dijital Hikaye Anlatım Atölyesi,” SineFilozofi Dergisi 4/7 (2019): 10-27, Erişim Tarihi: Mart 10, 2021, doi: 10.31122/Sinefilozofi.514971.
buradan izlenebilir: Mustang
*Bu metin henüz geliştirilmekte olan, “şiddeti birlikte bitirmek” amacı ile yola çıkan şeffaf bir platformda yayınlanmıştır. Platformun kurulmasında değerli bir kadın akademisyenin(Aylin Sözer) yaşam hakkının elinden alınması etkili olmuş, bu platform aracılığıyla başta kadınlar olmak üzere tüm canlılara yönelik her türlü şidddet ile mücadele etmek, farkındalığı arttırmak amaçlanmaktadır. Platformun kurulumu tamamlandığında link paylaşılacaktır.
Bellek – Nostalji – İzler üzerine düşünceler

“Nostaljinin işi, pembe tüllere sararak getirmek.”
Saadet Özen
bir podcast önerisi | Hiç varamadığımız yurt: Nostalji, Özgür Mumcu ve Eray Özer’le Yeni Haller
bir hatırlatma | Simon Critchley – Bellek Tiyatrosu
unutma üzerine bir hatırlatma veya “unutma yankısı” | Latife Tekin – Unutma Bahçesi
askıda birkaç kitap | Hafıza Hakkında Bir Kitap: Denizatlarıyla Dalmak, Unutma Biçimleri
– devamı gelecek –
Freud’un Aynasını Çoğaltmak*

Odam, ilk bakışta size dağınık görünebilir. – Bana öyle görünmüyor ama! Her şey üst üste yığılmış, parça parça her yere dağılmış, asılmış durumdadır. Her an boş bir duvar yüzeyinde bambaşka nesnelerle, akış halinde küçük manzaralarla, hatta kendinizle bile karşılaşabilirsiniz bu yığınlar arasında. Duvardan duvara yansıyarak, yankılanarakyankılanarak bir akışa dahil olursunuz. Hem “insanın kendi odasında seyahat ederken aldığı keyif” bir başka oluyor.
“Mevcudiyetini bu şekilde genişletip aynı anda hem yerde hem gökte olabilmekten; varlığını adeta iki – Hatta üç, dört, beş… katına çıkartmaktan daha hoş bir zevk olabilir mi?” [1]
– Hem yerde, hem gökte olabilmek… Neresi yer, neresi gök? Neresi içerisi, neresi dışarısı?
Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık kitabında Freud’un Berggasse No.19’daki stüdyosunda çalışma masasındaki ışığı yansıtan, pencerenin üzerine asılı aynanın tam da içerisi ile dışarısı arasındaki sınıra yerleştirilmesinin, sınırın sabitliğine dair düşüncelerin temellerini sarstığından bahseder. Ona göre, içerisi ile dışarısı basitçe ayrılamaz. – Bence de! Aynadaki yansımanın aynı zamanda dış dünyaya yansıtılan bir oto portre olduğunu söyler. [2]
Odamın her duvarında, göz hizasında olmayacak seviyelerde – Kendimle göz göze gelmek istemem! küçük aynalar asılıdır. Bu aynalar yalnızca içerisi ile dışarısının keskin(?) ayrımını değil, aynı zamanda içerisi ile içerisinin de birbiriyle nasıl buluştuğunu, ayrıştığını hatırlatır bana.
“Ayna, evinden hiç çıkmayan yolculara binlerce ilginç düşünce, binlerce fikir sunar ve böylece kendisini yararlı ve değerli bir nesne haline getirir.” [3]
…
Bu oda, hayli dağınık.– Görüyorsunuz işte! Her yer, parça parça her yere dağılmış durumda. Üstelik ben yer değiştirdikçe her şeyin yeri değişmeye, odam kendi içinde dağılmaya devam ediyor!
… yansımalar tekrar bir bütün olarak kapanıyordu, hiç ayrılmamış gibi. Orada “Evin her kuytusu, bir düşleme kovuğuydu.” insan düşüncelere dalıp zamanı unutabilirdi.”[4]
*Bu metin ve görsel, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programında 2020-2021 Güz yarıyılında Funda Uz ve Emirhan Kurtuluş tarafından yürütülen Mimari Anlatılar dersi kapsamında üretilmiştir.
[1] Xavier De Maistre, Odamda Seyahat Odamda Gece Seferi, çev. Ceylan Gürman, İstanbul, İletişim, 2010, s.21 (Orijinal Yayın:1794, 1825).
[2] Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık: Kitle İletişim Aracı Olarak Modern Mimari, İstanbul, Metis, 2017, s. 252 (Orijinal Yayın:1994).
[3] Xavier De Maistre, a.g.e., s.43 (Orijinal Yayın:1794, 1825).
[4] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, İstanbul, İthaki, 2016, s.7 (Orijinal Yayın: 1929).
Jacques Rancière – Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders
… Demek ki başarmak için tek gereken istemekti. Demek ki her insan başkalarının yaptığı ve anladığı her şeyi anlamaya potansiyel olarak kadirdi.
Felix ve Victor Ratier, “Enseignement universal. Emancipation intellectuelle”, Journal de philosophie panecastique, 1838, s.155.
“rastlantıya açılan yolun nereye götürdüğü”
“çaresizlikten doğmuş ampirizmin sonuçları”
“rastlantı ürünü deneyin zihinde yol açtığı devrim”
“akılların üst üste katlanması, katmerlenmesi”
“mesafe sanatı”
Hocanın sırrı öğretilen konu ile öğrenecek özne arasındaki mesafeyi bilebilmesidir. Açıklayan kişi, mesafeyi ortaya koyan ve ortadan kaldırandır, mesafeyi kendi sözü içinde ortaya serip eritendir.
“paradoksal bir hiyerarşi”
“kapasitesizlik”
Anlayamayanın açıklayana değil, açıklayanın anlayamayana ihtiyacı vardır; anlayamayanı bu vasfıyla kuran, var eden o açıklayandır.
Anlamak tercüme etmekten başka bir şey değildir, yani bir metnin -asla mantığını değil- eşdeğerlisini sunmaktan.
Kabul edilmiş zihinsel değerler düzenini tersine çevirmek gerekmez mi?
Eşitlik (çocuğun, bilginin, devrimcinin deneyimi) yöntemi her şeyden önce bir irade yöntemiydi. İstedik mi, kendi arzumuzun gerilimiyle veya durum icabı, açıklayan bir hoca olmaksızın, kendi başımıza öğrenebilirdik.
Öğrencilerini ancak kendi başlarına içinden çıkabilecekleri çembere kapatan, verdiği buyrukla hoca, yani efendi (maître)*[1] olmuş; kendi zekasını oyun dışında bırakarak, öğrencilerin zekasının kitabın zekasıyla boğuşmasına izin vermişti.
“eşitlikçi zihinsel bağ”
Bir zekanın başka bir zekaya tabi kılındığı yerde aptallaşma vardır.
… kendisinden başka bir şeye itaat etmeyen bir zekanın gerçekleştirdiği edime özgürleşme denir.
Öğrenciyi özgürleştirirsek, yani onu kendi zekasını kullanmaya zorlarsak, hoca bilmediğini öğretebilir. Bir zekayı, ancak içinden çıkmayı kendi kendine zorunlu gördüğü takdirde çıkabileceği, keyfi bir çembere kapatandır hoca dediğimiz. Cahili özgürleştirmek için insanın kendisinin özgürleşmiş olması, yani insan zihninin gerçek gücünün bilincinde olması gerekli ve yeterlidir.
“özgürleşme döngüsü”
“uyuklayan zeka”
“zihinsel devrim”
Zihinsel “kapasite hiyerarşisi” yoktur.
Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır.
“bilginin bekleme odası”
“rutinin katılaştırdığı veya yöntemsizliğin yanlış yollara sürüklediği beyinler”
Kalipso (Yunanca) gizli veya saklanmış olan.
… doğa eşitliğinin bilincine varmaya ve bilgi ülkesine doğru her türlü serüvenin önünü açmaya özgürleşme denir.
“bir zekayı kendisine ifşa etmek”
Sokratesçilik aptallaştırmanın kusursuzlaştırılmış bir biçimidir. Her bilgin hoca gibi Sokrates de öğretmek için soru sorar. Oysa bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin ona bilginler gibi değil herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir, yani öğretmek değil öğrenmek için. Böyle bir şeyi de ancak öğrenciden fazla bilmeyen, ondan önce o yolculuğa çıkmamış olan, cahil hoca yapabilir.
Bilmediğimizi öğretmek, bilmediğimiz her şey hakkında sorular sormak demektir, o kadar. Bu tür sorular sormak için de ilme ihtiyaç yoktur. Cahil her şeyi sorabilir; işaretler ülkesindeki yolcu için, zekasını özerk olarak kullanmaya zorlayan hakiki sorular da sadece onun sorularıdır.
Başkasını özgürleştirebilmek için önce insanın kendisinin özgürleşmesi gerekiyor.
“kitap: maddeye dönüşmüş düşünce”
Özgürleşmiş birinin asıl kadir olduğu şey özgürleştirici olmaktır: Bilginin anahtarını vermek değil, bir zekanın kendini başka her zekaya ve her zekayı da kendine eşit gördüğü zaman ne yapabileceğinin bilincini kazandırmaktır.
[1] Fr. maître sözcüğü “hoca/öğretmen”, “usta/üstat” anlamlarının yanı sıra “efendi” anlamını taşır.
devam edecek
Vostel & Higgins, Fantastik Mimari | Zihinde Yankılananlar ve Üzerine Düşünülecekler
Başlık 1
Mimarlık – planlamak, inşaa etmek, mekanda hareket etmek, bir araya getirmek. Kendini uzaya dahil etmek, Dünya’nın dışında, içinde veya içimizdeki boyutlarda.
Mekan ve ölçek – Raoul Hausmann. Hiçbir yere ulaşmayan merdiven önerisi neden? Böyle bir yapının kime ne faydası olabilir? Kendilerine kürsü arayan diktatörlere mi? Oyuncularını farklı görsel seviyelere dağıtmak peşindeki sahne yönetmenlerine mi? Yoksa yapının görseli bize zaman, hiyerarşi ve sınıflandırmalar ile ilgili bir şey mi söylüyor? Amacına hizmet edebilmesi için yapı ne kadar büyük olmalı?
Başlık 6
Anıtlar – bir yapı aracılığı ile telkin etmek, bir bilinci uyandırmak. Bir eser, belki de bir deyim veya bir edim, kaydetmeye veya devamlılığı sağlamaya değer. Bir anıt, süreklilik veya bazen budalalık için. Neden bir anıt sıradan olamaz?
Dick Higgins’in defterlerinden öneriler
- Su geçirmez kağıttan yapılmış, beraberinde taşıyabileceğin, onunla işin bittiğinde veya sinirlendiğinde de aleve vermeyi göze alabileceğin bir ev.
- İçerisindeki herkesin birbirini görebildiği fakat birbirlerinden ayrı durup birbirleriyle konuşamadıkları bir çıplaklık evi.
- Buhardan yapılmış ve yavaşça uçup giden bir gökdelen. 1962 – 1966
Mimari Tasarım #1, Dick Higgins
Uygulama şekli;
- devasa beton blokların bir tepenin üzerine çıkarılması
- hepsinin yokuştan aşağı bırakılması
- yuvarlanarak durdukları yerde kayaların birleştirilmesi
- zevke göre oyukların yapılması
- sonunda elde edilen yapının içerisinde yaşanması Yaz, 1959
…
Var olanın fiziksel bir bina olarak şiddet eylemi. … Bazı binalar, sadece varoluşlarıyla, başka bir şeyi görmemizi engelledi.


Geoff Hendricks 1967
Bulutlara benzeyen kentler — mustakil birimler — serbest hareket eden — tabiatın üzerinde geri ve ileri hareket eden ve yüzeyi ile çevresindeki gökyüzünü yansıtan.


Geoff Hendricks 1967 – NEW YORK CITY BÖLGESİ İÇİN PROJELER
- Kaldırımı tamamen kazıyıp aşağıdaki Manhattan caddeleri boyunca sık bir orman ekmek: Broadway, Fifth Avenue, 125 Street, 42 Street, 14 Street, Canal Street, The Bowery.
- New York City’ nin yüzeyini öyle boyamalı ki kentin, zamanın en güncel ve ayrıntılı resmi haritasındaki renkleri ile uyumlu olsun. Boya kuruduğunda bir hava resmi çekilmeli. Sonrasında yüzeyler gökyüzü rengi ile tekrar boyanıp yeniden bir hava resmi çekilmeli.
Wolf Vostell 1967 – KARMA MEDYA EVRENSELLİĞİ İÇİN MANİFESTO
DÜNYANIN HER YERİNDE 500 METREDE BİR, HER AN İGLOMSU YAPILAR İNŞA EDEBİLMEK ÜZERE BORULAR VEYA SPREY TENEKESİ BULUNDURULACAK VE SANİYELER İÇERİSİNDE SÜNGER İLE VEYA FARKLI YENİ MALZEMELER İLE GELİŞTİRİLEBİLECEK! HERKES KENDİ MESKENİNİ BİR TENEKE İÇERİSİNDE YANINDA TAŞIYACAK VE BİR TAMAMLAYICI SIVI İLE DE SANİYELER İÇERİSİNDE ERİTİLEBİLECEK, BÖYLECE GELENEKSEL AĞIR BİR KENTİN OLUŞMASI ÖNLENECEK!
BİLGİSAYAR, SAĞLIK TESİSLERİ, İLAÇLAR VE GIDA GİYSİLERİN İÇLERİNE İŞLENECEK VE KULLANILDIKTAN SONRA ATILABİLECEK!
YERYÜZÜ, ÜZERİNE VAROLUŞUMUZUN İZLERİNİ BIRAKABİLMEMİZ İÇİN BEYAZ VEYA BAŞKA BİR RENKTE KABUK İLE KAPLANABİLİR!
HERKESE, ANTARKTİK KUTBUNA MİLLERCE DERİNLİKTE DELİKLER VE ÇUKURLAR AÇARAK DEKOLAJ MİMARİ YAPABİLMESİ İÇİN LAZER IŞINI SAĞLANACAK!
EĞİTİM ARTIK VASAT DEĞİL, EN İLERİCİ KİŞİLER TARAFINDAN YÜRÜTÜLECEK! KALİTE OLARAK İLERİCİLİK!
Franz Mon LABİRENT MİMARİ ÜZERİNE NOTLAR
Her ev bir hareket zemin planını takip eder.
Beden kendini sadece kendi hacmi içerisinde, kendi çalışma noktalarında, kendi yerçekimi ve kendi enerjisi ile deneyimlemek istemiyor. Aynı zamanda çevresel bir alanı da kendi içinde kapsıyor.
Ayna – mekansal hayal gücünü mümkün olanın ötesine geçirmek
Bütünün tamamen görünür olduğu herhangi bir mesafe bulunmuyor, sadece genel bir fikir kristalleşiyor hafızada.
Kullanılarak izlerimizin aglomerasına/ üstten çıkarılmış bir giysiye/ içi doldurulmuş bir not defterine dönüşen seyyar bir bina…
… medeni üretkenliğin, hareketliliğin, yığınlaşmanın, yanıltıcılığın, tanımlanamazlığın, yansıyabilirliğin, yıkım üretiminin, üretim yıkımının şeffaf oluşuna izin verilerek, çağdaş insan kendi gerçekliği ile yüzleşiyor.
Fantastik Mimari – Vostel & Higgins
SUB PRESS 2019 Yaz / Birinci baskı: Mayıs 2019.
Çeviri: Seda Garzanlı
Miracolo a Milano (Milano Mucizesi) filminden notlar
“İhtiyacımız olan tek şey yaşayacak ve uyuyacak bir baraka.
İhtiyacımız olan tek şey üzerinde yaşayacağımız ve öleceğimiz bir parça toprak.
İstediğimiz tek şey bir çift ayakkabı, birkaç çorap ve bir parça ekmek.
Yarına inanmak için ihtiyacımız olan tek şey işte bunlar.”
Senaryo: Cesare Zavattini, Vittorio De Sica, Suso Cecchi D’Amico, Mario Chiari, Adolfo Franci
Yönetmen: Vittorio De Sica, 1951






































































































