bi’ meşgale buldum! (I)

Uzun bir süredir aklımı meşgul eden ama bir türlü toparlayamadığım düşünceler bütününü, umarım bir yerlerde rastladıkça çeşitli kaynaklarla besleyerek anlatmaya çalışacağım.

Fotoğraf 1,2 / Fotoğraf 3

Birkaç soruyla başlayalım:

Görselde geçmişi ve bugününe dair ipuçları edindiğimiz yapı hakkında hiçbir bilgimiz olmadan, yalnızca fotoğraflara bakarak bu yapıyı nasıl algılarız?

Hangi duyusal deneyimler daha baskındır?

Mekan algısının oluşmasında pek çok farklı, kişisel etkenler de söz konusu olduğu düşünülürse, bu mekana dair izlenimler sonucu birden çok, kesin olmayan ‘muğlak’ mekan tariflerine mi ulaşırız?

“duyulara dayanan muğlak mekan tarifleri”

Bu yapı, Buzluca Anıtı. Mimarı Georgi Stoilov. İnşaası için çoğu gönüllülerden oluşan  6000 kadar insan yedi yıl boyunca çalışmış. 1989’da Bulgar Komünist Partisinin yönetimi bırakmasının ardından yapı terk edilmiş. Ayrıca anıtın olduğu  Buzluca Dağının tarihi bir önemi var. 


Anıta dair yalnızca bu özet bilgi haricinde, zengin bir “bellek” birikimiyle ve bizzat yerinde deneyimleme sonucunda aynı sorulara yanıtlarımız nasıl değişirdi peki?

Üzerinde durmak istediğim konu yalnızca bir yapıyla, bu yapıyla ilgili değil. Mekan algısının değişkenliğinin, kişiselliğinin bize anlatacakları. Algı, pek çok tetikleyici sonucu oluşan aslında kümülatif bir deneyim süreci. Şimdilik 5 adet olarak tanımlanmış duyularımız * ve diğer etkenler (bellek, kültür, vs.) birleşip çok duyulu mekansal deneyimlere götürüyor bizi.

*[ara not: Rudolf Steiner’in duyular üzerine çalışmalarına dayanan antropoloji ve spiritüel psikoloji 12 duyu ayırt eder: dokunma, yaşam duyusu, öz-hareket duyusu, denge, koku, tat, görme, sıcaklık duyusu, işitme, dil duyusu, kavramsal duyu, ego duyusu. Albert Soesman, Our Twelve Senses: Wellsprings of the Soul, Hawthorn Press (Stroud, Glos), 1998. Tenin Gözleri, Juhani Pallasmaa s.53 ]

Mimarlık bir duyumsama süreci ise ve bu duyumsamanın öznelliği aynı mekanın çok başka tarifleri/ deneyimleri şeklinde sonuç buluyorsa, bu çokluluk ya da muğlaklık durumunu nasıl temsil edebiliriz, formüle edebilir miyiz? Aynılaşmaya sürüklendiğimiz bu çağda, bu çoklu-değişken sonuçlar, temsiller; aslında bize ‘görünmeyen biçimde’ aynılaşmanın imkansızlığını mı söyler?

“Duyumsama eylemi, sınırsız bir durum önünüze çıkartır, her şey yüzeye dağılmaya başlar ve mimari bileşenler ışık, ses, koku gibi dokunma duyusuyla algılanamayan şeyler olur ve zihinde bunlara hacimsellik anlamı yüklenir. Duyumsama sürecini düşündüğünüzde yarattığınız mekanın anlatımı için farklı temsil yöntemlerini kullanmak veya denemek gerekli olabilir. Zihinde olan durumların farklılığı, ilginçliği, çeşitliliği temsili tetikler ve hayal dünyasını iki boyuta nasıl aktaracağınız farklı bir mimarlık pratiği yaratır, mekan tanımlamalarınız farklılaşır çoğalır. “
Duygular ve duyumsama sürecine dair bir yazı, alıntının tamamı


Der Himmel über Berlin: Berlin Üzerindeki Gökyüzü filminden notlar

fotoğraf: Marion

“Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orada değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor,
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugünkü gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzulardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.” 

(Peter Handke, Çocuk Olmanın Şarkısı)

“Burada, açık havada, insanın kafasını ışığa doğru kaldırmasının avuntusu güneşin aydınlattığı renkleri insanların gözlerinde görme avuntusu.”

“Zamanı tanıyamayacak kadar çok renginiz var. Bu renklere takılıyor ve hep gecikiyorsunuz.”

“Yağmurun altında şemsiyesini kapatıp kendini ıslanmaya bırakan bir kadın yolcu”

“Hiçbir şey düşünmemek, sadece burada olmak. Berlin… Burada bir yabancıyım ama yine de her şey çok tanıdık. Kaybolma ihtimalim kesinlikle yok. Ne yöne gidersen git, sonunda duvara varıyorsun.”

“Zaten kapalı olan gözleri tekrar kapamalı, o zaman taşlar da yaşar.”

“sabah güneşi bir çocuğun bir çift gözü bir şelalede yüzebilmek yağmurun ilk damlalarının lekeleri güneş sek sek oyunu yaprakların damarları rüzgarda dalgalanan otlar taşların renkleri bir derenin dibindeki taşlar ufuk odadan bahçeye düşen ışık gece uçağı elleri bırakıp bisiklet sürmek

“Dünya sanki kararıyor ama ben, şarkımda, en başta olduğu gibi, beni ayakta tutan şarkımda, şimdinin karmaşasından ve gelecekten korunuyorum.”

“Dışarıda, ışığın imparatorluğunda, özleyeceğim tek şey kuşlar olacak.”

“Kim olduğumu sorsalar söyleyemem. Kendimi tanımıyorum. Memleketim yok ve bundan memnunum. Buradayım, özgürüm, istediğimi hayal edebilirim, her şey mümkün. Başımı kaldırmam yeterli. Hemen dünya oluveriyorum.

“Gökyüzündeki güneşten başka güneşler daha var Cassiel. Gecenin derinliğinde bugün ilkbahar başlayacak.” 

Senaryo: Wim Wenders, Peter Handke 

Yönetmen: Wim Wenders, 1987

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü dinlemek ister misiniz?

“Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!”

1. Bölüm
2. Bölüm – kaydın başında ses biraz sorunlu fakat sonra düzeliyor.
3. Bölüm

Yapım: TRT

Radyoya uygulayanlar: Ahmet Çakır, İkbal Gülşen

Yöneten: Engin Uludağ

Seslendirme

Hayri İrdal: Pekcan Koşar

Pakize: Tijen Par

Nuri Efendi: Uğurtan Atakan

Seyit Lütfullah: Zihni Göktay

Hala: Göksel Kortay

Baba: Sezai Aytekin

(kaynak: https://www.radyotiyatrosu.net/saatleri-ayarlama-enstitusu/ )

Latife Tekin – Manves City

harnup (keçiboynuzu) ağacı
“Ersel’in babası, bir bahçede harnup ağacına asılı bulunmuş.”

… zamanın dönüşünü öyle güzel anlatmam mümkün değil.

… çürük bir damın altında hikayeleri iç içe geçmiş.

… sanmayın ki yokluk çerçevesi içinde dostlar var, süslü kelimeler anlatamaz hayatın gerçeğini ve onun cenderesinde sevdalananların ruh halini.

Hayat mektuplardaki gibi değil.

Zamanın sırrını kim çözebilmiş, beş yılda dünya yıkılır yeniden kurulur, Erice değişmiş çok mu.

… içi yaşlanmış, ruhu ağarmış gibi saç diplerinden sarı beyaz bir ışık süzülüp yansıyordu havaya.

Hayallerimizi omuzlayıp diz boyu papatyalar arasından geçerek işimize yürüyebilecek miyiz?

Siz de yağmurdan sonra toprağın üstüne çıkan boncukları topladıysanız sakın bana o günlerin sevincini tatmadım demeyin.

Mesele bardak olmakta değil, su olmakta.

Zaman kanatlanmış, nereye demişler, yeniye demiş.

… ne dudağının kenarında beni ne yanağında gamzesi, buz gibi kirpiksiz bakışıyla dağlamıştı Ersel’i.

“üzüntünün sesi

“evinde çiçek besleyen insanın huzuru”

Sonra bütün gün güneşli yağmurlar yağdı, ovadan dağların başına iç içe gökkuşakları çıkıp silindi.

Güle güle İlkbahar, bulutları koluna taktın gidiyorsun öyle mi?

… kuşlarını kelebeklerini de al git o vakit.

Güle güle İlkbahar, hoş geldin Yaz. … , sen bir mevsim değişikliğinden başka nesin ki?

… bir kuş ötüyordu, fista fista fista.

“kavuniçi gökyüzünde mavi bulutlar belirene kadar”

Değişmesini istediğim şey, zamanın çabuk geçmesidir, beklemeyi sevmiyorum, beklemenin iyi bir tarafı da var, başkasının saatine göre yaşamak güzel değil.

“kendini rüzgara saklamış bir oluşum”

Ne yazık ki saatlerin acımasız olduğu faal bir güne uyandık yine.

Gitmiş gibisin

Zaman seni çağırdığı için

Yitmiş gibi

“Psikanalitik Edebiyat Kuramıyla Manves City ve Latife Tekin”

Latife Tekin, Ahmet Balad Coşkun söyleşisinden en güzel anı.


“Ben, anonim hikayenin bir parçasıyım.”

“Benim bir hayat hikayem var ama kahramanlarımın bir hayat hikayesi yok. Toplu olarak isyan ettiklerinde ya da öldüklerinde görünür hale geliyorlar.”

“İnsanın tekil bir serüveni var mıdır?”

“Yazdığım şeyleri unutmak için uzun zaman ara veriyorum, ki kendimi tekrarlamayayım.”

“9 yıl”

“… onların hayatları içinde kendi sesimin kaybolmasını istiyorum.”

sinbi(a)topia?

Sinbiotopia yön değiştiriyor!

Atopy (ατοπία, atopía – placelessness, unclassifiable; Socrates has often been called “átopos”)

— zamansal boşluk —

Sinbiatopia, yalnızca Kadıköy’e değil, farklı kent parçalarına da yayılmayı amaçlıyor. Karadan doğan yaşamsal birimler yavaş yavaş dağılarak suya, gökyüzüne dokunmak, kontrol edilemez bir hal almak istiyor! Sinbiatopia sınır tanımıyor! Artık her yerde ya da hiçbir yerde!

Pek yakında, yeni yaşamsal senaryolarla,

sinbio-topia / part IIIb

Sinbio-topia’da neler oluyor?

Sinbio-topia, ilişkileri arttırmayı ve aktarmayı amaçlayan bir akışlar mekanı. Burası üç ana birimden oluşuyor. Somut üretim (tangible production – agriculture and handcraft based production), soyut üretim (intangible production – educational, library about collectivism, sustainable living etc. , meetings, researching new methods of transforming waste materials) ve asılı konutlar bulutu ( housing in the air : floating houses are suspended from their tops with a suspended railway system – this railway system provides two kind of movement to increase the relations between temporal and permanent usage dwellings to live in ‘co-housing’). Konutlar bir temel birimden türevlenerek çeşitlendirilmiştir (Bir konuttaki uyuma, yemek hazırlama/yeme, birlikte/yalnız serbest vakit geçirme eylemlerinin mekanlarının eklenmesi-çıkarılması yöntemiyle farklı tipolojide birimler elde edilmiştir). Yan yana gelen birimlerin ortaklaşabilmesi için komşu olacak yüzeyler bu birleşmeyi sağlayabilecek şekilde tasarlanmıştır. Konutlar yan yana gelince aradaki ortak katlanır paneller açılarak iki birim tek birime dönüşür ve ortak yaşam başlar.

Konut bulutundaki her konut, belirli periyotlarla (3-7 günde bir) diğer birimlerdeki sabit parçalarla simbiyotik bir kenetlenme yapar. Bu simbiyotik kenetlenme organik ve inorganik atıkların konut birimlerinden aktarıcı parçaya verilmesi ve bu aktarıcı parçadan tarımsal vs. üretimin alınması ilişkisine dayanır. Organik atıklar kompost üretimi için tarımsal üretimin olduğu birimde işleme alınırken; inorganik atıkların bir kısmı araştırma merkezinde üzerinde deneyler yapılmak üzere ayrılarak kalan kısmı ana geri-dönüşüm merkezine gönderilir. Ana geri-dönüşüm merkezi, zemin kotunda yer almaktadır ve burada konut bulutundan gruplanmış biçimde gelen inorganik atıkların (cam,plastik, vs.) geri dönüşümü üzerine çalışmalar yapılmaktadır (dolgu alanında, konut birimlerinin 40 metre gibi geniş açıklıklı bir uzay kafes sistemine asılı tek bir çekirdekle taşıtılıyor oluşu, geleceğe dair bir spekülasyon olarak gerekli teknolojilerin sağlanmış olduğu varsayılarak bilinçli olarak alınmış bir karardır).

Zemin kotunda ağırlıklı olarak Sinbio-topialıların ve kentte tarım yapmak isteyenlerin ortaklaşa kullanabilecekleri Community Garden yer almaktadır. Burası her ay farklı sebze-meyve ve çeşitli bitkiler yetiştirmek üzere programlanmıştır. Kalıcı kullanıcılar bu bahçenin sürdürülebilirliğinden sorumludur fakat dönem dönem gönüllülerin yardımına açık görev listesi yayınlanmaktadır (ortak-sanal bir ağ sistemi aracılığıyla?). Bu açık çağrıyla ilgilenen gönüllüler konut bulutundaki geçici konaklama birimlerinde görev sürelerine göre kalabilirler ve mutfak, yemek alanı vs. gibi ihtiyaçlarını buranın kalıcı kullanıcılarının konut birimlerine bağlanarak giderirler. Sinbio-topiada kalabilmek için buradaki üretime katkıda bulunma veya üretimi paylaşma, dağıtma şartı vardır. Community garden’dan elde edilen ürünler zemin kottaki Açık Mutfak’ta pişirilir fakat asıl işleme tabii tutulması ( soyulma,paketlenme, pişirilme-reçel,salça vs.-) üst kotta gerçekleştirilir ve buradan Konut Bulutuna aktarılır. Bu Açık Mutfak’ta Sinbio-topia’da yaşamayan insanlar da yemeklerini hazırlayıp ortak yemek yeme alanlarında/ yarı açık pavilyonda yemek yiyebilir. Kadıköy sahilinde yiyecek, içecek satanlar yiyeceklerini burada hazırlayabilir. Açık mutfak kent kullanımına açıktır, ortak paylaşım mekanıdır. Ayrıca yine zemin kotunda bulunan satış birimlerinde ihtiyaç fazlası, artan üretimler satışa sunulabilir veya Kadıköy’deki pazarlara gönderilerek satışı sağlanabilir. El üretimleri yapılan atölyede çeşitli ahşap işçilikleri (‘community garden için kendi bitki kabını, pergolanı.. kendin yap’); atık ambalajlardan, kullanım fazlası malzemelerden yeni üretimlerin yapılması ve dilenirse bunların satılması gibi işlemler gerçekleştirilir. Bu yüzden zaman zaman Takas Alanı ile ortaklaşmalar gerçekleşebilir. Sinbio-topia’da ayrıca çeşitli buluşma mekanları, birimleri birbirine bağlayan geçitler, sokak sanatçılarının kullanabileceği sahneleşmiş serbest alanlar da yer almaktadır.

Sinbio-topia’da üretim ve sirkülasyon üst üste düşmektedir. Bu yüzden bu iç içeliğin kurgusuna önem verilmiştir. Yaşamsal ve fonksiyonel birimler farklı biçimlerde bir araya gelip ayrılarak zeminden üst kotlara çıkıldıkça farklı yoğunlaşmalar ve boşluklar meydana getirir. Bunun yanı sıra, zemin kotundan yukarı çıkıldıkça kamusallıktan mahremiyete ‘yumuşak bir geçiş’ (?) olması amaçlanmıştır. Sinbio-topia, kendi içerisinde sürdürülebilir bir yaşam kurmayı hedeflerken, bu kent parçasını dinamik kılan, akışlardan gelen günümüz kullanıcılarına da kucak açmayı umar. Ayrıca bu akışlardan da enerji elde etmek amaçlanır ve ‘piezoelektrik’ ile yürüyerek elde edilebilen enerjinin, gece de tarımı sürdürebilmek için Community Garden’ın led ile aydınlatılmasında kullanılması düşüncesi vardır. Sinbio-topia’nın sakinleri ve buranın akışlarından kopup gelen kullanıcılarına sunduğu bir de iç içe geçmiş iskelesi vardır, ki başka bir buluşma mekanı olması amaçlanmıştır. Bu iskele üç ana birimi birbirine bağlayan 5 metre yükseklikteki dairesel köprüye bağlanmıştır. Sinbio-topia’da süren üretim süreçlerine dahil olmadan, bağımsız biçimde de buraya ulaşılabilmesi düşünülerek bu ortak köprüye tutunması sağlanmıştır. İskeleye ulaşım için hayli yol alınması gerekmektedir; zaten Sinbio-topia’da sirkülasyon ve akışlar olabildiğince arttırılarak dinamik bi yapı sağlanmak istenmektedir ki bu durum piezoelektrikle enerji elde etmek yoluyla sistemin sürdürülebilirliğine katkı sağlamak gibi faydacı bir amaç gütmektedir. Ayrıca fotovoltaik panellerle de enerji dönüşümü sağlanacaktır. Sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak bir diğer unsur olarak Community Garden’ın strüktürüne yağmur suyunu toplama kanalcıkları eklenerek küçük depolara aktarılması sağlanacak, ihtiyaç oldukça bahçede bu su kullanılacaktır.

sinbio-topia / part III

“Belki Constant’ın New Babylon’u dönüp bir daha okunmalı.”

Constant’ın “Yeni Babil” tasarısında öngörülen geleceğin kenti, sürekli değişen davranışlara uyabilme fikirine dayanır. Doğrudan ilişki ve etkileşimi arttırmak hedeflenir. Sürekli uzamsal bir konstrüksiyon olarak tasarlanan geleceğin kenti, kolonlar üzerinde havaya kaldırılmış sürekli yapılaşmadan oluşur. Burası çok katmanlı strüktürlerden oluşan bir şebekedir. Yapılaşmanın havaya kaldırılmasıyla, serbest bırakılan mekan ve zaman kavramlarında farklı algılamalar yaratılabilir hale gelir. Bu farklı algılamaları ise, insanın hayalgücü ve yaratıcı gücü sağlayacaktır. Bu yüzden, sektör içinde işlevsel bölünmeler ve tasarlanmış farklılıklar anlamsızdır. Bu kent, daha ziyade standart ve hareketli elemanlarla, sürekli değiştirilebilen, küçük ve büyük mekanlardan oluşur. Kentin sınırsızlığı, her geçen gün yeni durumların ortaya çıkmasıyla, yeni mekanlar üretebilme özgürlüğünü ifade eder. Yeryüzüne dokunmadan tüm dünya yüzeyini saracak kent, doğal peyzaja hiçbir şekilde zarar vermez. Serbest kalan zemin ise, trafiğin akışına bırakılmıştır. Trafik yoğunluğundan arınan kentte insan, hareket özgürlüğünü yeniden kazanır. Burada yerleşik düzen yoktur; göçebe bir hayat öngörülmüştür. Bu göçmenlik, farklı rastlantılara olanak sağlayıp; kültürel etkileşimi güçlendirecektir. Kentte dair önerilerinde, rastlantılarla sağlanan kültürel etkileşim sayesinde sosyal bir kent ortamı ortaya çıkacağı idda edilir. Böylelikle insanlar, boş zamanlarını değerlendirmek için hobiler edinmek ya da klüplere gitmek yerine, toplu etkinliklere katılırlar. Yeni Babil önerisinde, mekan çeşitliliği oyununun dışında, durumlar yaratacak tekniklerin incelikli tarifleri yapılmaz. Tüm dünyayı saran bir labirentin raslantılara izin veren heyecan verici yapısı ve kolektif etkinliğin gücünden bahsedilir.


Artık geleneksel yerleşim alanlarında olduğu gibi çekirdeklerden oluşmak yerine, katedilen bireysel ve ortak mesafelere ve sapmalara göre organize olan yeni bir yapının temel özelliklerini çıkarsayabiliriz: birbirine bağlı olan, böylece gelişebilen ve her yöne doğru uzayabilen zincirler oluşturan birimlerden oluşan bir ağ. Bu zincirlerde, hizmetler ve toplumsal yaşamın organizasyonuna ilişkin her şey bulunur. Ağın bağlantı noktalarında ise, tamamen otomatikleşmiş –ve insansızlaşmış– üretim birimleri. (…)

“ Yeni Babil hiçbir yerde bitmez (dünya yuvarlak olduğundan); sınır tanımaz (artık milli ekonomiler var olmadığından); ya da topluluklar (insanlık akışmakta olduğundan). Her yer herkese açıktır. Bütün dünya sahiplerinin evi haline gelir. Yaşam, her an farklı görünecek kadar hızla değişen dünya üzerinde bitimsiz bir yolculuktur.”
Constant Nieuwenhuys (1970)

“İmkansız gibi görünen alternatif dünyalar, çok ciddi mimarlık projeleri üreten bir nesli etkilemeyi başarmışlardır.”
Peter Lang (2005)

Kentsel Gelişme Olgusu Bağlamında Gelecek Öngörüleri: Siberşehirler, G. Yeliz Kahya, Yüksek Lisans Tezi, İTÜ, 2007

Yeni Babilli, yaratıcı etkinliğinin herhangi bir ânında diğerleriyle doğrudan temas halindedir. Eylemlerinin her biri umumidir, her biri aynı zamanda başkalarına da ait olan bir ortamda gerçekleşmekte ve anlık tepkilere sebep olmaktadır. Yani bu eylem artık bireysel karakterini yitirmiştir. Ayrıca her tepki, başka tepkileri uyandırabilmektedir. Bu nedenle burada müdahaleler, ancak kritik noktaya ulaşan bir durum “patladığında” ve başka bir duruma dönüştüğünde sonlanan zincirleme tepkiler oluşturur. Bu süreç bir kişi tarafından kontrol edilemez; zaten onu kimin başlattığını ve daha sonra kimlerin ona karışacağını bilmek mühim de değildir. Burada kritik an (doruk noktası), gerçek bir kolektif yaratıdır. Yeni Babil dünyasının ölçü birimi, mekân-zaman çerçevesi; her ânın son ânı izlediği bir ritimdir.

Hiçbir düzenin tanınmadığı Yeni Babil’de toplumsal yaşama şekil veren, sürekli değişen durumların dinamiğidir.

Koskoca mesafeleri katettiğinde bile homo faber, sabit bir ikametgâha dönme yükümlülükleriyle sınırlandırılmış bir sosyal mekânda hareket etmektedir. O, “toprağa bağlıdır”. Sosyal ilişkileri, (evini, iş yerini, ailesinin ve arkadaşlarının evlerini de kapsayan) sosyal mekânını tanımlar. Yeni Babilli bu zoraki bağlardan kurtulmuştur. Onun sosyal mekânı sınırsızdır. Artık “köklü” olmadığı için, özgürce dolaşabilir: çok daha özgürce, çünkü içinden geçtiği mekân sınırsızca mekân ve atmosfer değiştirmekte, sürekli yenilenmektedir. Ürettiği hareketlilik ve yönsüzlük, insanlar arası teması kolaylaştırmaktadır. Burada bağlar hiç zorluk çekilmeden kurulur ve bozulur, sosyal ilişkiler kusursuz bir açıklık kazanır.

(…) Yeni Babil kültürünün özü, çevreyi oluşturan unsurlarla oyun oynamaktır. Bu unsurların tümünün teknik kontrolü sayesinde mümkün olan bu oyun, çevrenin bilinçli yaratımıdır. (…)

Tamamı için buraya bakınız.

Latife Tekin – Unutma Bahçesi

Merhaba, burası Unutma Bahçesi, en çok unutmak istediğiniz şey nedir?


Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben… Ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.

“Unutarak hafiflediğimiz söylenemez o zaman, yani uçulmuyor öyle unutarak, kuşlar gibi.”

“Doğru, kuşlar gibi uçulmaz, balıklar gibi uçulur, anıların derinliklerinde.”

“Unutamayacağınız bir şey görüp unutmak isterseniz bir hikaye başlıyor.”

“Uğuldasın unutma rüzgarı…Yoksa, yaşadığım her şeyle nasıl var olabilirim ki, kaldıramam ağırlığını sessizliğinin. Anlayabilsem, geleceğe doğru mu esiyor…”

“Anılarımızın da anıları oluyor, o zaman unutmak zorlaşıyor onları.”

“Dünyada kuşlar olmasaydı göğe nasıl bakardık bunu hiç bilmiyoruz…”

“Doğada insanı düşlere sürükleyen bir ikizlik durumu vardır. Aynı şeyin büyüğü, küçüğü, bitkisi, hayvanı, insanı… Bir yerlerde dünyanın ikizi uçuyor olmalı, doğa bana bunu söylüyor, kendisinin bir ikizi olduğunu…”

“Her şeyden önce ortaklaşa sürdürmeye çalıştığımız hayatın anlamı, bir şeyleri unutma amacıyla bir araya toplanmış insanlar olmamızdan ileri geliyor. Bize bu imkanı sunan kişi de Şeref. Ne zaman gerçekleşir bilemem, Şeref’in düşüncesi bu bahçede bir Unutma Enstitüsü kurmak… Enstitünün yeri hazır, planları çizilmiş durumda. Su kulesinin az altında, bir ucundan denizin göründüğü, vadiye bakan açıklık bir alan var, yeri orası…”

“Geçmiş zaman içinde kimi şeyler olmuş, unutmuşsunuz… Sonra birden onları unuttuğunuz aklınıza geliyor. Daha sonra da onları unuttuğunuzu hatırladığınız… Şeref buna, unutma yankısı diyormuş.”

“Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü.”

UNUTMAK: İnsan her gün gördüğü yüzler arasından bir yüzü seçip unutmak isterse, bir varlığın, içine işleyen duygusundan sıyrılmaya çalışırsa başarısızlığa uğrar, o yüzü ve o varlığı çevreleyen her şeyi, sesinin ulaştığı, titreştiği genişliği, bakışlarının derinliğini, gezip dolaştığı yerleri, gidebileceği uzaklıkları, sığdığı ve taştığı her şeyi unutması gerekir.Unutmak, insan için, bütün bir zamanı unutmakla olanaklıdır. Bir bakışı unutmak istediğimizde, büyük bir yitimi göze almak zorundayız. Ancak böyle bir yitimin neden olacağı yıkımın altından kalkabilirse, insanın yeni bir yaşamı olabilir, ve insan bu yeni yaşamına derin bir bilgiyle, kaybın bilgisiyle sahip olur. “

“Sesi de, bakışları da, yürüyüşü de güvercin olmuş bir adamdı.”

ANIMSAMAK: Nasıl bir şeyi onu çevreleyen her şeyle birlikte unutuyorsak anımsamak da böyledir… Bir anının ışığı, başka bir anıyı aydınlatıyor ve bu aydınlık bölge, bir leke biçiminde zamanın içine yayılıp genişliyor, bir sözcük, titreşimiyle başka bir sözcüğü harekete geçiriyor. Birbirine bağlı metal parçaların, bir dokunuşla tınlamaya başlaması gibi. Anımsama, bir an için geri dönmek değildir, kendimizi, geçmişte elinden sıyrıldığımız ölümün kucağında bulmamız demektir; bir şey unuttuğumuzda değil, bir şey anımsadığımızda ölüm aklımıza gelir, çünkü anılarımız, ölümün de anıları…”

… Şeref ona, “Sahiplenilemez evler yap,” demiş, “unutmaya eğilimli insanlar için, içinde sonsuz bir ferahlıkla yaşanacak…”

“Kimileri, hep ışıyacak gölgelerini bırakıyor bize.”

“Havalandıklarında ağaçlar kanatlanıyormuş gibi oluyor burada, “

“Elinden geleni yaptın da, unutma dükkanı açtığını sanıyorlar Şeref, unutma almaya geliyorlar buraya

“Eskiden ne olduğumuzu yeni bir hayatın içinde unutmaya çabalıyoruz. Kimliklerimizden sıyrılıp burada gözlerimiz açık rüyaya daldık, hepimiz yeni bir gündüz rüyası görmek istiyoruz”

“Yaza unutma mevsimi diyorum ben… Kışa anımsama…”

“…Zamanın tuhaf bir adaleti var sanki. Eski defterleri karıştırıp geçmişi anımsamak bugünü unutmamızı sağlıyor.”

“Unuttuğumuz şeyler kendi kendilerine yaşayıp gidiyor…”

…toplumların unutma gücüyle, yaratıcılığı arasında bir ilişki olduğuna da inanıyormuş,

‘su ışıltısı gibi incecik bir bakış’

“Modern güvenlik sistemleri de bir çeşit korkuluk mudur örneğin… Ben hep korkuluk gördüğümde acınası basitlikte malzemeler kullanılarak yaratılmış bir şeyle karşı karşıya olduğum duygusuna kapılırım.”

“Belleğin ta kendisi olduğunda kişi, ne unutmak vardır, ne de unutmamak”

“Bir mucizedir olan: bir an, şimdi burada, şimdi geçip gitmiş, önceden bir hiç, sonradan bir hiç, yine de hayalet olarak geri gelir ve sonraki bir ânın huzurunu bozar. Sürekli zaman rulosundan bir yaprak kopar, dışarı düşer, uçuşup gider -ve birden uçuşup geri gelir, insanın kucağına düşer. O zaman insan, anımsıyorum, der.”

‘şimdinin içine gömülü olmak’

‘kendi kendini değillemekle ve yitip bitirmekle, kendi kendini çelmekle beslenerek yaşayan bir şey’

“kuşlara bakarken kalbimin niye çarptığını öğretin”

, yıldızların çokluğu düşüncelerimi siliyor.

Ursula K. Le Guin – Yerdeniz Büyücüsü

“Sanırım Yerdeniz Büyücüsü’nün en çocuksu yanı konusu: Büyümek.”
– Ursula K. LeGuin

“Sanki uzun, çok uzun bir düşte, hiçbir yere doğru yürüyordu.”

“Işık güçtür. Büyük bir güç, bizim varlığımızın kaynağı; ama bizim gereksinimimiz dışında, kendinden var olan bir güç. Güneş ve yıldız ışıkları, zamandır; zaman da ışıktır. Yaşam, güneş ışığında, günlerde ve yıllardadır. Karanlık bir yerde, yaşam, ışığı adıyla seslenerek çağrılabilir…”

‘Bana sadece şunu söyle, tabii eğer bu bir sır değilse: Işıktan başka hangi büyük güçler var?’  ‘Sır diye bir şey yok. Var olan bütün güçler, kaynağında ve sonunda tektir, bence. Yıllar ve uzaklıklar, yıldızlar ve mumlar, su ve rüzgâr ve büyücülük, insanoğlunun elindeki yetenek ve ağacın kökündeki bilgelik: Hepsi bir bütün olarak yükselir. Benim adım, seninki ve güneşin gerçek adı veya bir su kaynağının veya doğmamış bir çocuğunki; bunların hepsi yıldızlar tarafından, yavaş yavaş söylenen, muazzam bir sözcüğün heceleridir. Bundan başka güç yoktur. Başka bir isim de yoktur.’

“Söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam ölürken; bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca.”   

EA’NIN YARADILIŞI

Simon Critchley – Bellek Tiyatrosu


Giulio Camillo –L’ Idea del Teatro

“Tarihin dört bir yanına yapay bellek makineleri saçılmış durumdadır.”

“Bellek tiyatrosu evrenin ilahi makrokozmosunun mikrokozmosuydu.”

“Bir kasaba veya şehrin mekanı bir bellek tiyatrosu olarak görülemez miydi? Tıpkı Bloom’da olduğu gibi, bir şehirde yürür veya dolaşırken geçmişin tamamı mekanlar aracılığıyla mezarlarından kalkan hayaletler gibi sessizce insanın kulağına bir şeyler fısıldar. Dev bir soru işareti gibi. Ve bu öykü üstü kapalı olarak gelecekle de ilgili bir öykü olur çıkar. Şehir bellek izlerinin oluşturduğu mekansal bir ağdır ama aynı zamanda dev bir öngörü makinesidir.”

“Bütün yerküreye, organik veya inorganik, geçmişe veya geleceğe ait hayata dair bir bellek izleri kümesi olarak bakılamaz mı? Gece gökyüzüne baktığımızda tek gördüğümüz geçmiştir; ne kadar ileri baksak o kadar gerileri görürüz. Geleceği görmek için içe dönmemiz lazım.”

“Hegel’in bellek tiyatrosu sadece geçmişin bir haritası değil, geleceğin bir planı, öngörüde bulunmaya yönelik bir bellek tiyatrosuydu belki. Herkes kendi bellek tiyatrosu olabilirdi. Herkes kendisinin bellek tiyatrosuydu.”

“Adadaki mağarasında yamyam korkusundan kafayı yemiş Crusoe gibi, sahnenin ortasına oturup yapma krallığımı, kendi alemimi, kendi büzüşmüş real‘imi inceliyordum. Orada saatlerce oturup tek tek bütün loci‘lerin üzerinden geçiyor, her şeyi berrak olarak hatırlayana kadar çeşitli heykellerin anlamlarını ezberden söylüyordum. Zaman mekanlaşmıştı. Tarih coğrafyaydı. Her şey bir haritaydı, bir şeyin haritasını çıkaracaktım. Devasa, canlı, kişisel bir ansiklopedi ya da canlı bir zeka sistemi kuracak, bu da bana, hatırlama teknikleri sayesinde, bütünün bir hülasasını verecekti. Bellek kaybımın üstesinden işte böyle gelecektim. Tam bir hatırlama. Ve ışıklar sönecek.”