İstanbul’da zamansız bi’ meşgale (II)

Belki bir ‘flâneur’ *, belki bir yerleşiğin gözünden, burnundan, kulağından bir kentin çoklu temsili üzerine düşüncelerdir.

Duyuların İstanbul’u nasıldır?

Senin İstanbul’unun kokusu, sesi?

Hepimizin İstanbul’u bambaşka!

Peki bu ‘bambaşkalık’ nasıl temsil edilebilir?

Pek yakında heyecanla paylaşmak üzere,


ipucu: Aylak ve Muğlak Kent Deneyimlerine dair bir yazı (Semra Aydınlı) –
“Aylak ve muğlak deneyimler gündelik hayatın içine sızan kentin olay örgüsünün hayalde canlanmasına, çağrışımsal, duyumsal üretime katkı sağlıyor. O yeri farklı kılan çok sayıda ipucu, hayaller, fanteziler, ütopyalar üretmeyi kolaylaştırıyor. ”
“Bugün mimarlık daha çok gerçeklik düzleminde tartışılıyor. ”
“Akıl-beden-mekân ilişkisi yardımıyla çoğul okuma yapma olasılığı sağlayan kentsel boşluk ve onun sunduğu algısal muğlaklık; bir kaybolma ve yeniden bulma oyununa dönüşüyor. Söz konusu kentsel dinamikler, özgün, çekici, canlı bir yer imgesi ile bellek oluşturuyor. “

“Kentlinin kentle ilişkisi, algısal muğlaklık yaratan durumların farkındalığıyla çoğul okumaya dönüşür. Bu açıdan bakıldığında, aylak ve muğlak kent deneyimlerinin, bir mimarlık bilgisine dönüşebileceği söylenebilir: bir tür mimari dürtü veya mimari tavır arayışı. Sezgi yoluyla elde edilen bilgiyi varlık bilgisine dönüştürmek, ya da tam tersi, varlık bilgisini sezgisel bilgi süzgecinden geçirmek için, deneyim yoluyla elde edilen bilginin katkısı oldukça fazla. Bu nedenle, öze ait bilgiyi özle birlikte varlık kategorisine geri koyabilmede, deneyimsel bilgi önem kazanıyor. Mimari dürtüyle beliren ‘farkındalık’, aslında gündelik toplumsal yaşamın parçası ve geniş kapsamlı bir uygulaması. “

flâneur* : Kent içindeki gezgin.
‘Flanör‘ün orijinal tanımına göre, Flanör bir gezgindir, bir aylaktır. Flanör serbest zamanlı insan, kentin kâşifi, hala kentin bir parçasıyken kentin içinde etkin olarak yer almadan kenti gözlemleyen kişidir.    

bi’ meşgale buldum! (I)

Uzun bir süredir aklımı meşgul eden ama bir türlü toparlayamadığım düşünceler bütününü, umarım bir yerlerde rastladıkça çeşitli kaynaklarla besleyerek anlatmaya çalışacağım.

Fotoğraf 1,2 / Fotoğraf 3

Birkaç soruyla başlayalım:

Görselde geçmişi ve bugününe dair ipuçları edindiğimiz yapı hakkında hiçbir bilgimiz olmadan, yalnızca fotoğraflara bakarak bu yapıyı nasıl algılarız?

Hangi duyusal deneyimler daha baskındır?

Mekan algısının oluşmasında pek çok farklı, kişisel etkenler de söz konusu olduğu düşünülürse, bu mekana dair izlenimler sonucu birden çok, kesin olmayan ‘muğlak’ mekan tariflerine mi ulaşırız?

“duyulara dayanan muğlak mekan tarifleri”

Bu yapı, Buzluca Anıtı. Mimarı Georgi Stoilov. İnşaası için çoğu gönüllülerden oluşan  6000 kadar insan yedi yıl boyunca çalışmış. 1989’da Bulgar Komünist Partisinin yönetimi bırakmasının ardından yapı terk edilmiş. Ayrıca anıtın olduğu  Buzluca Dağının tarihi bir önemi var. 


Anıta dair yalnızca bu özet bilgi haricinde, zengin bir “bellek” birikimiyle ve bizzat yerinde deneyimleme sonucunda aynı sorulara yanıtlarımız nasıl değişirdi peki?

Üzerinde durmak istediğim konu yalnızca bir yapıyla, bu yapıyla ilgili değil. Mekan algısının değişkenliğinin, kişiselliğinin bize anlatacakları. Algı, pek çok tetikleyici sonucu oluşan aslında kümülatif bir deneyim süreci. Şimdilik 5 adet olarak tanımlanmış duyularımız * ve diğer etkenler (bellek, kültür, vs.) birleşip çok duyulu mekansal deneyimlere götürüyor bizi.

*[ara not: Rudolf Steiner’in duyular üzerine çalışmalarına dayanan antropoloji ve spiritüel psikoloji 12 duyu ayırt eder: dokunma, yaşam duyusu, öz-hareket duyusu, denge, koku, tat, görme, sıcaklık duyusu, işitme, dil duyusu, kavramsal duyu, ego duyusu. Albert Soesman, Our Twelve Senses: Wellsprings of the Soul, Hawthorn Press (Stroud, Glos), 1998. Tenin Gözleri, Juhani Pallasmaa s.53 ]

Mimarlık bir duyumsama süreci ise ve bu duyumsamanın öznelliği aynı mekanın çok başka tarifleri/ deneyimleri şeklinde sonuç buluyorsa, bu çokluluk ya da muğlaklık durumunu nasıl temsil edebiliriz, formüle edebilir miyiz? Aynılaşmaya sürüklendiğimiz bu çağda, bu çoklu-değişken sonuçlar, temsiller; aslında bize ‘görünmeyen biçimde’ aynılaşmanın imkansızlığını mı söyler?

“Duyumsama eylemi, sınırsız bir durum önünüze çıkartır, her şey yüzeye dağılmaya başlar ve mimari bileşenler ışık, ses, koku gibi dokunma duyusuyla algılanamayan şeyler olur ve zihinde bunlara hacimsellik anlamı yüklenir. Duyumsama sürecini düşündüğünüzde yarattığınız mekanın anlatımı için farklı temsil yöntemlerini kullanmak veya denemek gerekli olabilir. Zihinde olan durumların farklılığı, ilginçliği, çeşitliliği temsili tetikler ve hayal dünyasını iki boyuta nasıl aktaracağınız farklı bir mimarlık pratiği yaratır, mekan tanımlamalarınız farklılaşır çoğalır. “
Duygular ve duyumsama sürecine dair bir yazı, alıntının tamamı