Algılamayı Genişletmek Üzerine Heyecanlı İşler: Renkleri Sese Dönüştürmek

Duyular, duygular, iç görüler, hayaller… bütün bunlar özeldir ve sembollerle ikinci ellerin aracılığı dışında iletilemez. Deneyimler hakkında bilgi biriktirebiliriz ama deneyimlerin kendilerini biriktiremeyiz.”

Aldous Huxley, Algı Kapıları

Kısıtlı zamanlara sığdırılması gereken pek çok iş varken karşıma çıkan şu yazı, diğer yapılması gerekenleri açık ara sollayarak öne geçti, heyecan dorukta iken hemen paylaşıyorum!

Neil Harbisson dünyayı gri tonlarında görüyor. Geliştirilen cihazla grileri renkli olarak görmesi değil, renk değişimini algılayabilmesi için farklı frekanslarda sesler işitmesi sağlanıyor. Bu sayede bir insanın yüzünde göz gezdirmesi bir şarkı dinlemek gibi, farklı renklerde kıyafet kombinleri ise şarkılar giymek gibi karşılık buluyor. Yani renkleri bir sinestet gibi algılıyor, işiterek!

Düşünsenize, sergiye gidip Paul Klee dinleyebilmek… Harika!


Aslında Harbisson yıllar önce pek çok ünlü isim için işitsel portreler üretmiş, ünlü yüzleri dinlemek isterseniz:

birkaç adım ötesi için buraya bakınız: Cyber-Prosthetic Architecture, Prosthetic Theory: the Disciplining of Architecture, Iaac Bits 5.3.1

ölçülemeyen(ler)in keşfi: duyumsamalarla isim-şehir (VIII)

Bu bir ölçülemeyen(ler)in, ele avuca sığamayan(lar)ın tarifine dair denemeler için; duyusal deneyimler yoluyla mekanı keşfetmek üzerine duyumsamaların ‘isim-şehir’ ine bir davet veya açık çağrıdır! Oyuna katılmak isteyen(ler)in iletişime geçmesi rica olunur.

Bir mekanı sesle çizmek, kokuyla görmek nasıldır? Senin İstanbul’unun tadı nasıldır? gibi sorular etrafında,

Belli bir rotada işlenmiş belli mekanlar listesi olduğu görünse de, oyun rota üzerinde farklı bir deneyimin eklemlenebilmesine de açık. Duyumsamalarla isim-şehir’in tek kuralı deneyimlenmiş mekanlarda geçmesi. [Elde edilecek veriler ‘kişisel ve muğlak mekanlar bulutsusu’na kişilerin belli bir gündeki belli mekandaki deneyiminin kaydını oluşturmak üzere eklenecek.]*

*henüz kesinlik kazanmamış düşünce. İşlerliğine dair sonuç, araştırma sürecinin sonlarına doğru bir deneme olduğuna dair değiştirilebilir.

bir güncelleme: Konuyla ilgili olarak, antropolog ve yazar Ümit Hamlacıbaşı ile bir duyumsama mekanı olarak Kapalıçarşı ve gerçekleştirdiği “duyusal yürüyüş”lere dair 05 Aralık 2019 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanan radyo yayınını  buradan dinleyebilirsiniz.

Kişisel / Muğlak Mekanlar Bulutsusu (VII)

aranan cevapların işlenebileceği bulutsu kartezyen sisteme dair:
Principal component analysis (PCA) a technique used to emphasize variation and bring out strong patterns in a dataset.

bi’takım sorular:

Nasıl duyumsarız ve duyumsamalarımızı nasıl ‘bilgi’ye dönüştürürüz?

Duyumsamalar üzerinden ‘biçim’i yeniden kurmak mümkün müdür?

Duyularla mekanı çizmek / temsil etmek nasıldır?

Duyular arası çaprazlamalar* mekanı daha farklı bir temsil biçimiyle ifade ederken aynı mekana dair daha önce keşfetmediğimiz başka bilgiler sunar mı?

Öznel ve ölçülemeyen bir şey, nesnel bir zeminde sunulabilir mi?

Mekanlar duyumsal arayışlara ne kadar/ nasıl karşılık veriyor?

Beyin-Beden-Zihin Etkileşiminde “Nebulöz (bulutsu, olasılıksal) kartezyen Sistem” de benzer alanlara izdüşen mekanların ortak özellikleri ne(ler)dir?
(aynı kişi, farklı mekanlar / farklı kişiler, aynı mekanlar deneyim farklılıkları)Mekansal deneyimin manipülasyonu (protez, duyumsamayı engelleyici araç(lar) ile) ile değişen veriler, verilerin sistemde değişen izdüşümleri?

Bedenin olanakları çerçevesinde duyumsamanın/temsilin özgürlüğü nasıl kurulur?

Bir beden nasıl organsızlaştırılır?

Zeminsiz/ hesaplanamaz/ ölçülemez/ muğlak mekan tarifleri nasıl olabilir?

Mekanın (Duyumsal) Türevleri (VI)

“Gerçeklerin dokusu bakan göze göre değişiyor.” ¹

İnsan, dış niteliklerin edilgin alıcısı değil, vücut bulmuş algılayan öznedir. Dolayısıyla duyusal nitelikler dünyayla ilişkimizde kurulur. “Duyum belli bir birlikte-varoluştur (coexistence).” ²    

“vücutta algılanan dünya”

Ponty, duyumları öznenin halleri veya var olma tarzları olarak görür. Algılayan özneyi duyumların yeri olarak ifade eder ve ‘Birlikte var olduğumuz dünya bile vücudun kumaşından yapılmıştır.’ sözüyle mekanın kavranışında özneyi merkeze alan yaklaşımı vurgular. Bedenin çevresindeki şeyler, öznenin hareketine göre onun çevresinde ve onunla birlikte hareket eden bir çemberdir. Bedenin ‘en ufak hareketinde tüm algı dünyasının baştan aşağı yenilenmesi’ gibi mekan da bu algıya bağlı olarak bedenin çevresinde baştan aşağı yeniden kurulur. ³

“Bir beden ne yapabilir?”

bedene “müdahale”

“Eğer bedene makineler üzerinden bakarsak (Samuel Butler’ın işaret ettiği gibi), bir bedenin ne yapabileceğini söylemenin kısıtlı olmayacağı aşikardır. Bir kürek kullanırsam çok daha iyi kazabilirim. Bir teleskoptan bakarsam daha öteyi görebilirim.
Bu protezler bedenin kapasitesini genişletip çoğaltırlar. İhtiyaç duyduğumda onlar benim birer parçam ve onları kullanıyorsam, onları kullanma alışkanlığı geliştirmişsem, onlardan ayrı kaldığımda, sanki bir elimi ya da gözümü kaybetmiş gibi, yokluklarını fark eder ve kendimi
engelli hissederim.” ⁴

bedende “özgürleşme”

Artaud’nun ‘organsız beden’i:
“Bedenini organsız bir beden yapmış olduğunda tüm otomatik tepkilerinden kurtarmış ve gerçek özgürlüğüne kavuşturmuş olacaksın.”
1947

dünyayı ‘görme’yi baştan öğrenmek?

“How do you make yourself a body without organs?”
“Why not walk on your head, sing with your sinuses, see through your skin, breathe with your belly?”
“Let’s go further still, we haven’t found our BwO yet, we haven’t sufficiently dismantled our self.”
“The BwO is opposed to that organization of the organs called the organism.” “It is where everything is played out.” ⁵

Deleuze ve Guattari’nin ‘beden’i
açık-sonlu bir oluşum (rizomatik bir sistem), organsız beden Deleuze ve Guattari’ye göre organsız beden; idealleştirilmiş bir insanın oran ve özelliklerini yalıtarak soyutlayan ve mekan tasarımına aktaran eğilime karşıt biçimde, içinde ideal olmayanı da barındıran, yaşamın akışı içinde göçebeleşmiş, belirsiz, hesaplanamaz, kontrol edilemez dünyaya yolculuk yapan bir bireydir.
Organsız beden, çokluğun kendisidir.

¹ Körler Ülkesi, Jess Walter

² Algıya Göre Düşünmek, Emre Şan

³ Melike Özkan, 2014, Yaşanan Mekan: Mimari Program ile Gündelik Yaşam Pratikleri Çakışmaları, İTÜ Yüksek Lisans Tezi

⁴ Mimarlar için Deleuze ve Guattari, Andrew Ballantyne

⁵ Deleuze ve Guattari, 28 Kasım 1947

Les glaneurs et la glaneuse (Toplayıcılar ve Ben) üzerine notlar

fotoğraf: Agnès Varda

Agnès Varda’nın Toplayıcılar’ı (Les glaneurs et la glaneuse, 2000) “toplayıcı” (glaneur) kelimesinin etimolojisini araştırarak başlıyor. Toplamak ne demektir? Kimler toplama ihtiyacı hisseder? soruları çevresinde film devam ediyor.

“Toplayıcılık mecazi bir şekilde zihinsel bir eylem olarak tanımlanır. Gerçekleri, eylemleri, olayları, bilgileri toplamak; benim gibi unutkan biri için topladığım bu nesneler bana nerelere gittiğimi hatırlatıyor.”

“Lens kapağının dansı”
“Oyun nerede biter, sanat nerede başlar?”
“Tavandaki su sızıntısı soyut bir manzara resmi gibi:
Tapies, Guo Qiang, Borderie.”
“Kadranları olmayan bir saat, tam benlik.
Zamanın geçtiğini görmüyorsunuz.”

“Çürümüş, atılmış, bozulmuş, küflü şeyleri ve çöpleri çekmeyi seviyorum. Market kapandığında atıklar ve çöpler içinde alışveriş yapanları asla unutmadım.”

“Fırtınadan kaçan toplayıcılar, Hedouin (1857)”

Varda, “artık”ları toplayanların izini sürerken Fransa’nın “görünmez” insanlarının da portresini çıkarıyor. Fransızca adında “Toplayıcılar ve toplayıcı (kadın ön ekli)” diye ifade edilen, İngilizcesinde cinsiyet bildiren ön ek olmadığından “Toplayıcılar ve Ben” diye çevrilen filmin adı imasının içini başarıyla dolduruyor. Sinemacının kendisinin de bir toplayıcı olduğu filmin kendisinin de bir toplama eylemi olduğunun defalarca altını çiziyor Varda. Bir sahnede patates toplayıcılarını takip edip onları kameraya çekerken bir sonraki sahnede müzeye gidip patates toplayıcılarını resmeden bir tablo hakkında konuşuyor. Böylece, patates toplayıcılarına “bakan” Varda ile müzedeki tabloya bakan Varda arasındaki benzerliğe işaret ediyor belki de.

http://www.altyazi.net/yazilar/toplayicilar/
http://www.avrupasinemasi.com/2017/04/23/gleaners-and-i/

Senaryo, yönetmen: Agnès Varda, 2000.

“Bir beden ne yapabilir?” sorusu üzerinden farklılaşan mekan tarifleri (V)


Astra Taylor, felsefecilerle Sokrates’in ünlü “Sorgulanmamış yaşam yaşanmaya değmez” sözü üzerinden gerçekleştirdiği söyleşilerden oluşan 2008 yapımı belgesel filmi “The Examinated Lİfe”ta Judith Butler ve Sunaura Taylor arasında geçen bir diyaloğa yer verir. Butler ile bedensel engellilik üzerine çalışan ve kendisi de bedensel engelli olan Sunaura Taylor, Sokrates’in sözünü ettiği yaşamın ister istemez merkezi referansı olan bedenlerini San Francisco’nun sokaklarında, çıktıkları yürüyüş boyunca onlara kendisini en çok hissettirdiği, düşündürttüğü durumlar, olaylar ekseninde sorgularlar. Beden bu söyleşi boyunca olanakları, bağımlılıkları, kuramda ve pratikte sergilediği direnç bakımından tartışılır.
(“Bir beden ne yapabilir” sorusu üzerine, Özge Ejder )

“Algılamak edilgin bir tavır olmadığı gibi, dünyaya yönelik doğrudan bir temas kurma çabasıdır da. Benim algıladığım dünya bir başkasınınkinden farklı olabilir. Ama her halükarda dünya anlam yüklüdür ve ona yöneldiğimiz her anda, yönelimselliğimizi motive eden istek ve beklentiler doğrultusunda bir anlamı dışavurur. Bir ilişkisellik ve yönelimsellik olmadığı sürece bir anlamın ortaya çıkması beklenemez. Dünya ile benim aramda, algım aracılığıyla kurulmuş bir bütünsellik söz konusudur. Bu da elbette ki, bedensel-özneyi (embodied subject) gerekli kılmaktadır. ” (Yeni bir özne anlayışının imkanı olarak beden, Kaan Özkan )

Bahsi geçen metinler Felsefelogos Sayı: 51 Beden dergisinde yer almaktadır.

Aynı mekanın duyumsal türevleri alınarak farklı mekan çıktılarına ulaşmak için özneye/ öznenin deneyimlerine/ öznenin bedensel deneyimlerine mi odaklanmalı?
Deleuze ve Guattari’ye göre organsız beden; idealleştirilmiş bir insanın oran ve özelliklerini yalıtarak soyutlayan ve mekan tasarımına aktaran eğilime karşıt biçimde, içinde ideal olmayanı da barındıran, yaşamın akışı içinde göçebeleşmiş, belirsiz, hesaplanamaz, kontrol edilemez dünyaya yolculuk yapan bir bireydir. Organsız beden, çokluğun kendisidir. Peki organsız bedenleşen mekan tarifleri nasıl olabilir?

Bir not: Koordinat sisteminde duyular arası çaprazlamalara imkan veren bu sistem, duyular arası hiyerarşiye dair sayı doğrusunda “sayıların küçükten büyüğe sıralanması” gibi bir kurala göre sıralanamadığından alternatif kurallar referans alınarak yeniden tariflenebilir.

nesnelleştirilmeye çalışılan öznel bir temsil sistemine dair arayışlarla ilgili olarak: BEYIN-BEDEN-ZIHIN ETKILESIMINDE “NEBULÖZ KARTEZYEN SISTEM”, Erol BASAR, Bahar GÜNTEKIN

Bilge Karasu – Gece

Fotoğraf: Bilge Karasu

‘Yazma uğraşı, iki ucuyla, hem göndericisi olan yazar, hem de alıcısı olan okur ile, bir aynalar ortamında akıyor daha doğrusu akıyormuş gibi gösteriliyor.’

“Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılmasını sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.” (7)

“Gecenin bir yerinde, bir düşün loş sularına dalıp yüzmeğe başladıklarında kendilerini taşıyan ellerin üzerinde, bir çocukluk evine dönenler gibidir, gecenin işçileri…” “Gecenin işçileri için mutluluk, … düşünden çıkmaksızın, yitirmediğine inanmak istediği bir uçtan ayrı düşmeksizin, yüzerek, koşarak, uçarak, yaşayıp gidebileceğine inanmaktır.” (12)

Öznenin ara ara belirsizleşmesi… (22)

“Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?” (31)

Zamanı yok etmeye çalışırken söyleyişimizin yapısını da bozmak gerekmez mi? (32)

Bu defter bitti. Şu anda elimde tuttuğum nedir? Olsa olsa, dünyanın bir görünümü. Bununla hiçbir şey bitmiyor. (35)

“Geçmiş, diyorum, ya belli bir kesitinde değişmez birtakım öğelerden kurulu, donmuş bir durumdur; olsa olsa ona yeni bir yorum getirilebilir; açıklamak üzere onu, değişik birtakım bakışlarla inceleyebiliriz.” (38)

“Sözleri, hemen ardından, unutulsa bile, söylediklerinin bir tortusu kalabiliyor kendisini dinleyenlerin kafasında.” (39)

“sürekli bir hiçolum içinde görünmek” (41)

Yazar mı kararsız, kişi mi? Bu defterin başından bu yana “ben” diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi? Kişi sayısının belirsizliği, ya da alışagelmiş bir söyleyişle, kişinin tutarsızlığı, benim işime ne ölçü de yarar? Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben’liğini elimde tutabileceğim duygusu.   (43)

“Biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara. ” (47)

“İnsanlar, nedense, taşıdıkları değer konusunda pek tuhaf düşünceler besliyorlar.” “hiçolum” dediğim, sessiz güç, -kendinden başlayarak her şeyin  yokumsanabileceği düşüncesine dayanmakta olması gereken-  herhangi bir durumu kabul etme gücü                (50)

Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları arasında.” (51)

“Sınırlarım olabileceğini, olduğunu, bilmez miyim? Ama iş, bu sınırları durmadan genişletebilmek.” (52)

“Bir düş içindeymiş gibi yaşıyor, kendi sözlerinizi de, başkalarının sözleri kadar, kolayca unutuyorsunuz.” (60)

Gece inerken ilk kararan yerler, çukurlardır; en son aydınlanan yerler de oralar. Oysa ışığı severim ben; severdim. Önceleri. Şimdi gece sarsın istiyorum beni. Çukur olmalı, çukurda kalmalıyım.” (70)

Artık aynalar içinde geziyor gibiyim. Kim ne hale geldi, kapı (çıkış kapısı) nerede, ben de bilemez oldum. (73)

“Gece nerede, hangi anda başlar?” (74)

“Yapıntının dışına çıkıp, yazar olarak, birtakım düşüncelerimi bu yapıntıya eklemek ne ölçüde akıllıca sayılabilir? Okur (okuyan demeli; yazar nasıl da alışıverir karşısında hep ‘okurlar’ görmeğe… Oysa bu kez, ‘okurlar’, ‘okur’ olmayacak; bir tek okuyan olacak belki bu defterlerin karşısında) okuyan, böyle bir ayırımı niye yapsın?” (82)

“Her düşünce, içine sokulduğu kalıbın, terimlerin boyutlarını taşır.” (91)

“karşılarına çıkan insan saydammışçasına” “Kent inceliyor, yeni bir örüntü ediniyordu.” (92)

“Çelik, çınar, dağ, taş… Özlediğimiz sağlamlık örnekleri madenler, bitkiler dünyasında, doğanın dayanıp süregelmiş biçimleriyle insanın biçimlediği doğada aradık, bulduk. İnsanın dünyada bulduklarıyla yapabildiklerinde. Ama insanın kendi hep zayıf, güçsüz, cılız bir yaratık gibi göründü gözümüze. Öyle olmasa, ne diye şu gibi, bu gibi sağlam, dayanıklı, sert olması gerektiğini söyleyelim; ne diye buna inanalım, inandıralım? İnsan kendinden çok yaptıklarına, hazır buldukları yardımıyla yarattıklarına güvenmiş olsa gerek.” “Perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. Oysa perdenin ardında, ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır.” (99)

“Büyüsünden sıyrılmamız gereken sözcüklerden biri -en önemlilerinden biri- de ‘insan’ sözcüğü. Bir tılsım gibi kullanıp en yüce duyguların aracı haline getiririz onu; tek tek insanı, kişiyi (dostumuz olsun düşmanımız olsun) o sözcüğün yardımı, aracılığıyla ezmekten, yıkmaktan çekinmeyiz. Düşlediğimiz, tasarladığımız, kurduğumuz, dilediğimiz bir anlamı yükleyiverdiğimiz ‘insan’ sözcüğü, sırasında en güçlü aracımız, saldırganlık kargımız olur.
İnsanı en yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Belki o zaman insanın değerini öğrenir, hayvanla, bitkiyle, suyla, dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar, belki o zaman insana saygı duymasını başarırız.” (103)

“Yeni aynayı yadırgadım; beni tek kişi gösteriyordu. Oysa iki yıl boyunca o aynada üç kişiydim. Çarpık da olsa… Bir şey bitiyor. Ağaçların yapraklarına bakıyorum pencereden. Biri ötekine benzemiyor. Hepsi ayrı ayrı. İnsanların gözleri, elleri, ağızları, gövdeleri ayrı ayrı. Birilerini öldürmek gerek. Ama kimi? Ya da, hangi aynadakini?” (107)

“Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüzbinlerce parça.” (109)

“Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”    (110)

B**** K***** Nisan 1975 – Eylül 1976

okunabilir: “Gece Nasıl Bir Darbe Romanı?”, Engin Kılıç

>>Doğan Yaşat, Bilge Karasu’yu Okumak, Metis Yay., 2013.

bi’ meşgale: parçaların birleşimi (IV)

mekan algısının oluşumu, duyularda baskınlık denemesi, duyuların birleşiminin yaratıcı sonuçlarına dair tartışmalar açmak amaçlı kavramsal rota
görsel (sağ üst) : ‘The Question of Space’
görsel 1 sol alt: McGurk Fenomeni, aynı sesler+farklı imajlar= iki ayrı ses duyma yanılgısı
görsel 2: ‘Synaesthetic Sense’ gwanju design biennale 2009
görsel 3: Bruder Klaus Chapel, Peter Zumthor

İstanbul üzerine duyusal bir deney ya da

Sinestezik deneyimlerle çoklu kent tarifleri, aynılaşmanın imkansızlığı üzerine kent ölçeğinde bir oyun

Hadi bi’ oyun oynayalım!

Bu oyun; aynı kentin farklı parçalarında, bu kentsel parçalarda bütüncül mekansal deneyimler yaşamak, mekana farklı gözlerle bakmak, mekanı işiterek, koklayarak, tadarak bir daha elle tutulmaz, ele avuca sığmaz biçimde inşa etmek amacı taşımaktadır. Önceden belirlenmiş en az 5 farklı kentsel parçada her duyu ayrı ayrı baskın unsurmuşçasına, o duyuların “gözünden” mekan tariflenmeye çalışılacak, duyuların birleşmesi durumunda temsilin nasıl değişebileceği ve dönüşebileceği üzerine kafa yorulacaktır.

Kentten bir parça : Mısır Çarşısı Bir koku mekanı olarak Mısır Çarşısı burada satılan baharatların, taneli ürünlerin dokunsallığı üzerinden tariflenirse? Ya da kalabalığın akışına kendimizi bıraktığımız durumda hangi duyular baskın gelir? işitme+dokunsallık duyularının birleşimi baskın bir unsur olarak ele alındığında nasıl bir Mısır Çarşısı temsili ile karşılaşırız?
Tatsal deneyim bu mekanda nasıl tariflenir? “tadı çizmek?” Tat almayı tetikleyici pek çok öncül duyu var. Görmek (bu yemek harika kızarmış!), dokunmak (tam kıvamında kremaya(?) bir parmak çalma), koklamak (portakallı kekteki tarçın kokusu), duymak (kızaran patatesin cızırtıları)… Sanki hepsinin toplamıyla tat almak mümkünleşiyor gibi. Diğer duyuların eksikliği, kusursuz bir tat alma deneyimini mahrum bırakacak gibi. Eğer tat alma ‘ardıl bir duyumsama’ ise aynı mekandaki diğer duyusal  deneyimlerin süperpoze edilmiş hali tatsal deneyime dair bir veri  oluşturur mu?

Kentten bir başka parça: Mecidiyeköy Meydan Bu meydanı sessiz hayal edebilir miyiz? Burayı kokular üzerinden nasıl tarifleyebiliriz? Dokunsallık üzerinden ya da? Bir de her duyuya baskınlık vermeden, aralarında rol paylaşımı yaparak bir daha üretsek bu mekanı? Farklı bir zamanda bir daha, bir daha! Yalnız veya kalabalık olarak bu mekana karışmaya çalışarak nasıl Mecidiyeköy temsilleri üretebiliriz? Bizim Mecidiyeköy’ümüzün tadı nasıl olabilir?

Kentten bir kaçış noktası: Anadolu Kavağı Bu kentsel mekanı yalnızca işiterek, görerek, koklayarak ve duyular arası çaprazlamalarla bir daha tarif etmeye çalışsak? Anadolu Kavağı’nın tadı nasıl temsil edilebilir peki?

Kentin derinliklerine doğru: Yerebatan Sarnıcı   Yalnızca mekanın sesini haritalayabilir miyiz? Bizim sesimiz de mekana karıştığında neler değişir? Mekanın geçmişini de düşünerek geçmişe yönelik bir duyusal haritalama yapılabilir mi? Yerebatan Sarnıcı’nın tadı nasıldır?

Kentte kısa bir süredir yerleşiği olduğum: Kurtuluş Burada her renkten, her telden, her şeyden ne ararsan var! Dramatik yokuşlarında Arnavut kaldırımlarının yerini asfaltın alması dokunsallık deneyimini nasıl değiştirdi? Böyle bir sokakta bavul tekerleri artık daha gürültüsüz-sessizce ilerlerken tatsal anlamda neler değişti? Kent değişirken yakın ölçekten bir bakışla(görsel duyunun baskınlığı kastedilmiyor) Kurtuluş’ta duyusal deneyimlerimiz nasıl değişiyor?

Bu oyunun/ arayışın sonucunda pek çok öznel, bambaşka temsiller üretileceği tahmin ediliyor. Bu oyunun; oyuncu sınırı olmayan, bireysel veya kolektif katılıma açık bir oyun olması amaçlanıyor. Her öznel temsilin sabitler ve değişkenler barındıran bir altlıkta değerlendirilmesi düşünülüyor. Temeli duyular ve duyuların birleşimine dayalı çoklu temsiller olan bu oyun ile farklı İstanbul tarifleri yapmak amaçlanıyor. Bir kentin, bir yapının da tadını tarifleme cüretinde bulunmak isteniyor. Belki birtakım biyolojik süreçlerin de irdelenmesiyle çok duyulu başka başka İstanbullar tariflemek ve mimarlığı gerçeklik düzleminden çıkararak yeniden düşünmek isteniyor.

Sinestezik Deneyimler (III)

Sinestezi, kısaca duyuların istemsizce birleşmesi demek. Renklerin ağza tat vermesi, seslerin renkler biçiminde görülmesi gibi örnekleyebiliriz bu nörolojik durumu.

Farklı sinestezik bireylerin aynı durumları algılayışları farklı sonuçlar doğuruyor. Örnekte görüldüğü üzere alfabedeki harfler farklı renkler olarak karşılık buluyor bu bireylerde.


1. Carol’ ın sinestezik alfabesi – 2. Karen’in sinestezik alfabesi

Kromestezi, seslerin renk olarak algılandığı bir sinestezi şekli. Çok çok düşük bir olasılıkla toplumda var olan bu ‘özel’ bireyler için şarkılar adeta renk cümbüşü olarak algılanıyor. Aynı zamanda bir sinestezik olan sanatçı  Melissa McCracken duyduğu şarkıları şu şekilde resmetmiş:

Sanatçının bir röportajı ve resmettiği diğer şarkıları buradan inceleyebilirsiniz.

Aslında bir mekanı algılayışımız da sinestezik olmakla benzerdir.

“duyuların çoksesliliği”

Pallasmaa “Tenin Gözleri” kitabında insanın mekanı nasıl duyabildiğiyle ilgili şu sözleri söylemiştir;

Ormanda bir yürüyüş tüm duyu kiplerinin sürekli etkileşimi sayesinde zindelik ve sağlık verir; Bachelard “duyuların çoksesliliği”nden söz eder. Göz bedenle ve diğer duyularla işbirliği yapar. Bu devamlı etkileşim kişinin gerçeklik duygusunu güçlendirir ve yetkinleştirir. Mimarlık, özünde, doğanın, insan yapımı aleme doğru algılamanın zeminini ve dünyayı deneyimleme ve anlamanın ufkunu sağlayan uzantısıdır. Her etkileyici mimarlık deneyimi çokduyulu bir deneyimdir; göz, kulak, burun,ten, dil, iskelet ve kasın her birinin, mekan, madde ve ölçekle ilgili niteliklerin ölçülmesinde eşit payı vardır. Mimarlık, salt görme ya da klasik beş duyu yerine, birbiriyle etkileşen ve kaynaşan birçok duyusal deneyim alanı içerir (Pallasmaa, 2005, s.52).

Konuyla ilgili olarak incelenmek üzere: “Düşünce Ve Duyular Ekseninde Mimarlık Bilgileri” adlı bir tez (Altay Altunkozaoğlu, 2012)

Sinestezi ve beyindeki algı yanılsamalarına, karmaşalarına dair izlenebilir:

Meraklısına son not: Sinestezi hakkında daha fazlası için bi’takım okumalar

Yeni bir keşif, makalenin sonunda zengin bir kaynakça ve sözlük eşliğinde: ARTISTIC AND PSYCHOLOGICAL EXPERIMENTS WITH SYNESTHESIA

İstanbul’da zamansız bi’ meşgale (II)

Belki bir ‘flâneur’ *, belki bir yerleşiğin gözünden, burnundan, kulağından bir kentin çoklu temsili üzerine düşüncelerdir.

Duyuların İstanbul’u nasıldır?

Senin İstanbul’unun kokusu, sesi?

Hepimizin İstanbul’u bambaşka!

Peki bu ‘bambaşkalık’ nasıl temsil edilebilir?

Pek yakında heyecanla paylaşmak üzere,


ipucu: Aylak ve Muğlak Kent Deneyimlerine dair bir yazı (Semra Aydınlı) –
“Aylak ve muğlak deneyimler gündelik hayatın içine sızan kentin olay örgüsünün hayalde canlanmasına, çağrışımsal, duyumsal üretime katkı sağlıyor. O yeri farklı kılan çok sayıda ipucu, hayaller, fanteziler, ütopyalar üretmeyi kolaylaştırıyor. ”
“Bugün mimarlık daha çok gerçeklik düzleminde tartışılıyor. ”
“Akıl-beden-mekân ilişkisi yardımıyla çoğul okuma yapma olasılığı sağlayan kentsel boşluk ve onun sunduğu algısal muğlaklık; bir kaybolma ve yeniden bulma oyununa dönüşüyor. Söz konusu kentsel dinamikler, özgün, çekici, canlı bir yer imgesi ile bellek oluşturuyor. “

“Kentlinin kentle ilişkisi, algısal muğlaklık yaratan durumların farkındalığıyla çoğul okumaya dönüşür. Bu açıdan bakıldığında, aylak ve muğlak kent deneyimlerinin, bir mimarlık bilgisine dönüşebileceği söylenebilir: bir tür mimari dürtü veya mimari tavır arayışı. Sezgi yoluyla elde edilen bilgiyi varlık bilgisine dönüştürmek, ya da tam tersi, varlık bilgisini sezgisel bilgi süzgecinden geçirmek için, deneyim yoluyla elde edilen bilginin katkısı oldukça fazla. Bu nedenle, öze ait bilgiyi özle birlikte varlık kategorisine geri koyabilmede, deneyimsel bilgi önem kazanıyor. Mimari dürtüyle beliren ‘farkındalık’, aslında gündelik toplumsal yaşamın parçası ve geniş kapsamlı bir uygulaması. “

flâneur* : Kent içindeki gezgin.
‘Flanör‘ün orijinal tanımına göre, Flanör bir gezgindir, bir aylaktır. Flanör serbest zamanlı insan, kentin kâşifi, hala kentin bir parçasıyken kentin içinde etkin olarak yer almadan kenti gözlemleyen kişidir.