Mekanından ve zamanından ‘denizaşırı’ düşünceler

Ambrosius Holbein, “Utopiae Insulae Tabula”: Ütopya Haritası. Thomas More, Utopia (Basel, 1518) içinde.

Ait olduğu zamanı yalnızca eleştirmek yerine örnek alındığı takdirde hataların düzeltilebileceğine dair ipuçlarını, tesadüfen keşfedilen Ütopya adası üzerinden anlatan Thomas More; her şeyin bol olduğu, herkesin aynı kıyafetlerle ‘bir’ göründüğü, aynılaşmanın buradaki yaşamın programlanmasında da belirginleştiği, para kullanılmayan, özel mülkiyetin olmadığı, doğanın ilkelerini yasa kabul eden, farklı inançların özgürce bir arada barınabildiği aynı zamanda yeryüzünde adaletin simgesi olduğuna inandığı ‘mümkün başka bir dünya’ nın yeryüzünün zihinsel coğrafyasında yerini, onu diğerlerinden farklı kılan niteliklerini tarifler. Ütopya adası, orada bizzat yaşamış olan denizci Raphael Hythlodaeus tarafından anlatılır. İlk kitapta bu ada çevresindekilerle birlikte ele alınır, üzerinden çeşitli karşılaştırmalar yapılır, olası senaryolardan bahsedilir ve Peter Giles ile Thomas More tarafından Ütopya’nın bildikleri dünyanın düzenlemesinden daha iyi olduğu düşüncesi pek ikna edici bulunmaz. İkinci kitapta adanın toplumsal düzenine, sosyal, ekonomik yapısına dair daha detaylı bilgiler verilir. Bu durum, Raphael’ in anlatımı bitene dek adeta bir rüyada olma hissi verir. Bu anlatılanların hepsini kabul etmenin mümkün olmadığını belirten More, Ütopya’ nın kendi toplumlarında da yansımalarını görebilmeyi umut etmekten çok dilediğini, beklediğini ekler. Bu noktada ütopyacı düşüncenin inandırıcılığının nasıl arttırılabileceği, gerçekliğinin nasıl kurulabileceği sorusu akla gelir.

Başka bir dünyanın mümkünlüğüne dair arayışlarla ilişkili olabileceğine inanılan, ‘farklı’ düşüncelerin mekanlarından taşarak zihinsel ya da maddesel coğrafyalarda başka biçimlerde karşılıklar oluşturması durumu -ilk kitapta tartışılan tamamen farklı eğilimlere sahip düşünceleri paylaşmanın sağırlara masal anlatmaya benzetildiği  “Kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.”[1] – bu düşüncelerin kendisini sahnedeki oyuna nasıl uyarlayabileceğinin vurgulandığı noktada sorgulanır. Belki de fikirlerin mekansız ilan edilerek herkese ve her yere ait olabileceği inancı bir başlangıç noktası oluşturabilir?

[1] Thomas More, Ütopya, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul, Alfa, 2014, s.100 (Orijinal Yayın:1516).

Vostel & Higgins, Fantastik Mimari | Zihinde Yankılananlar ve Üzerine Düşünülecekler

Başlık 1

Mimarlık – planlamak, inşaa etmek, mekanda hareket etmek, bir araya getirmek. Kendini uzaya dahil etmek, Dünya’nın dışında, içinde veya içimizdeki boyutlarda.

Mekan ve ölçek – Raoul Hausmann. Hiçbir yere ulaşmayan merdiven önerisi neden? Böyle bir yapının kime ne faydası olabilir? Kendilerine kürsü arayan diktatörlere mi? Oyuncularını farklı görsel seviyelere dağıtmak peşindeki sahne yönetmenlerine mi? Yoksa yapının görseli bize zaman, hiyerarşi ve sınıflandırmalar ile ilgili bir şey mi söylüyor? Amacına hizmet edebilmesi için yapı ne kadar büyük olmalı?

Başlık 6

Anıtlar – bir yapı aracılığı ile telkin etmek, bir bilinci uyandırmak. Bir eser, belki de bir deyim veya bir edim, kaydetmeye veya devamlılığı sağlamaya değer. Bir anıt, süreklilik veya bazen budalalık için. Neden bir anıt sıradan olamaz?

Dick Higgins’in defterlerinden öneriler

  • Su geçirmez kağıttan yapılmış, beraberinde taşıyabileceğin, onunla işin bittiğinde veya sinirlendiğinde de aleve vermeyi göze alabileceğin bir ev.
  • İçerisindeki herkesin birbirini görebildiği fakat birbirlerinden ayrı durup birbirleriyle konuşamadıkları bir çıplaklık evi.
  • Buhardan yapılmış ve yavaşça uçup giden bir gökdelen. 1962 – 1966

Mimari Tasarım #1, Dick Higgins

Uygulama şekli;

  • devasa beton blokların bir tepenin üzerine çıkarılması
  • hepsinin yokuştan aşağı bırakılması
  • yuvarlanarak durdukları yerde kayaların birleştirilmesi
  • zevke göre oyukların yapılması
  • sonunda elde edilen yapının içerisinde yaşanması Yaz, 1959

Var olanın fiziksel bir bina olarak şiddet eylemi. … Bazı binalar, sadece varoluşlarıyla, başka bir şeyi görmemizi engelledi.

Geoff Hendricks 1967 – NEW YORK CITY BÖLGESİ İÇİN PROJELER

  • Kaldırımı tamamen kazıyıp aşağıdaki Manhattan caddeleri boyunca sık bir orman ekmek: Broadway, Fifth Avenue, 125 Street, 42 Street, 14 Street, Canal Street, The Bowery.
  • New York City’ nin yüzeyini öyle boyamalı ki kentin, zamanın en güncel ve ayrıntılı resmi haritasındaki renkleri ile uyumlu olsun. Boya kuruduğunda bir hava resmi çekilmeli. Sonrasında yüzeyler gökyüzü rengi ile tekrar boyanıp yeniden bir hava resmi çekilmeli.

Wolf Vostell 1967 – KARMA MEDYA EVRENSELLİĞİ İÇİN MANİFESTO

DÜNYANIN HER YERİNDE 500 METREDE BİR, HER AN İGLOMSU YAPILAR İNŞA EDEBİLMEK ÜZERE BORULAR VEYA SPREY TENEKESİ BULUNDURULACAK VE SANİYELER İÇERİSİNDE SÜNGER İLE VEYA FARKLI YENİ MALZEMELER İLE GELİŞTİRİLEBİLECEK! HERKES KENDİ MESKENİNİ BİR TENEKE İÇERİSİNDE YANINDA TAŞIYACAK VE BİR TAMAMLAYICI SIVI İLE DE SANİYELER İÇERİSİNDE ERİTİLEBİLECEK, BÖYLECE GELENEKSEL AĞIR BİR KENTİN OLUŞMASI ÖNLENECEK!

BİLGİSAYAR, SAĞLIK TESİSLERİ, İLAÇLAR VE GIDA GİYSİLERİN İÇLERİNE İŞLENECEK VE KULLANILDIKTAN SONRA ATILABİLECEK!

YERYÜZÜ, ÜZERİNE VAROLUŞUMUZUN İZLERİNİ BIRAKABİLMEMİZ İÇİN BEYAZ VEYA BAŞKA BİR RENKTE KABUK İLE KAPLANABİLİR!

HERKESE, ANTARKTİK KUTBUNA MİLLERCE DERİNLİKTE DELİKLER VE ÇUKURLAR AÇARAK DEKOLAJ MİMARİ YAPABİLMESİ İÇİN LAZER IŞINI SAĞLANACAK!

EĞİTİM ARTIK VASAT DEĞİL, EN İLERİCİ KİŞİLER TARAFINDAN YÜRÜTÜLECEK! KALİTE OLARAK İLERİCİLİK!

Franz Mon LABİRENT MİMARİ ÜZERİNE NOTLAR

Her ev bir hareket zemin planını takip eder.

Beden kendini sadece kendi hacmi içerisinde, kendi çalışma noktalarında, kendi yerçekimi ve kendi enerjisi ile deneyimlemek istemiyor. Aynı zamanda çevresel bir alanı da kendi içinde kapsıyor.

Ayna – mekansal hayal gücünü mümkün olanın ötesine geçirmek

Bütünün tamamen görünür olduğu herhangi bir mesafe bulunmuyor, sadece genel bir fikir kristalleşiyor hafızada.

Kullanılarak izlerimizin aglomerasına/ üstten çıkarılmış bir giysiye/ içi doldurulmuş bir not defterine dönüşen seyyar bir bina…

… medeni üretkenliğin, hareketliliğin, yığınlaşmanın, yanıltıcılığın, tanımlanamazlığın, yansıyabilirliğin, yıkım üretiminin, üretim yıkımının şeffaf oluşuna izin verilerek, çağdaş insan kendi gerçekliği ile yüzleşiyor.

Fantastik Mimari – Vostel & Higgins

SUB PRESS 2019 Yaz / Birinci baskı: Mayıs 2019.

Çeviri: Seda Garzanlı

Bilge Karasu – Gece

Fotoğraf: Bilge Karasu

‘Yazma uğraşı, iki ucuyla, hem göndericisi olan yazar, hem de alıcısı olan okur ile, bir aynalar ortamında akıyor daha doğrusu akıyormuş gibi gösteriliyor.’

“Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılmasını sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.” (7)

“Gecenin bir yerinde, bir düşün loş sularına dalıp yüzmeğe başladıklarında kendilerini taşıyan ellerin üzerinde, bir çocukluk evine dönenler gibidir, gecenin işçileri…” “Gecenin işçileri için mutluluk, … düşünden çıkmaksızın, yitirmediğine inanmak istediği bir uçtan ayrı düşmeksizin, yüzerek, koşarak, uçarak, yaşayıp gidebileceğine inanmaktır.” (12)

Öznenin ara ara belirsizleşmesi… (22)

“Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?” (31)

Zamanı yok etmeye çalışırken söyleyişimizin yapısını da bozmak gerekmez mi? (32)

Bu defter bitti. Şu anda elimde tuttuğum nedir? Olsa olsa, dünyanın bir görünümü. Bununla hiçbir şey bitmiyor. (35)

“Geçmiş, diyorum, ya belli bir kesitinde değişmez birtakım öğelerden kurulu, donmuş bir durumdur; olsa olsa ona yeni bir yorum getirilebilir; açıklamak üzere onu, değişik birtakım bakışlarla inceleyebiliriz.” (38)

“Sözleri, hemen ardından, unutulsa bile, söylediklerinin bir tortusu kalabiliyor kendisini dinleyenlerin kafasında.” (39)

“sürekli bir hiçolum içinde görünmek” (41)

Yazar mı kararsız, kişi mi? Bu defterin başından bu yana “ben” diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi? Kişi sayısının belirsizliği, ya da alışagelmiş bir söyleyişle, kişinin tutarsızlığı, benim işime ne ölçü de yarar? Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben’liğini elimde tutabileceğim duygusu.   (43)

“Biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara. ” (47)

“İnsanlar, nedense, taşıdıkları değer konusunda pek tuhaf düşünceler besliyorlar.” “hiçolum” dediğim, sessiz güç, -kendinden başlayarak her şeyin  yokumsanabileceği düşüncesine dayanmakta olması gereken-  herhangi bir durumu kabul etme gücü                (50)

Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları arasında.” (51)

“Sınırlarım olabileceğini, olduğunu, bilmez miyim? Ama iş, bu sınırları durmadan genişletebilmek.” (52)

“Bir düş içindeymiş gibi yaşıyor, kendi sözlerinizi de, başkalarının sözleri kadar, kolayca unutuyorsunuz.” (60)

Gece inerken ilk kararan yerler, çukurlardır; en son aydınlanan yerler de oralar. Oysa ışığı severim ben; severdim. Önceleri. Şimdi gece sarsın istiyorum beni. Çukur olmalı, çukurda kalmalıyım.” (70)

Artık aynalar içinde geziyor gibiyim. Kim ne hale geldi, kapı (çıkış kapısı) nerede, ben de bilemez oldum. (73)

“Gece nerede, hangi anda başlar?” (74)

“Yapıntının dışına çıkıp, yazar olarak, birtakım düşüncelerimi bu yapıntıya eklemek ne ölçüde akıllıca sayılabilir? Okur (okuyan demeli; yazar nasıl da alışıverir karşısında hep ‘okurlar’ görmeğe… Oysa bu kez, ‘okurlar’, ‘okur’ olmayacak; bir tek okuyan olacak belki bu defterlerin karşısında) okuyan, böyle bir ayırımı niye yapsın?” (82)

“Her düşünce, içine sokulduğu kalıbın, terimlerin boyutlarını taşır.” (91)

“karşılarına çıkan insan saydammışçasına” “Kent inceliyor, yeni bir örüntü ediniyordu.” (92)

“Çelik, çınar, dağ, taş… Özlediğimiz sağlamlık örnekleri madenler, bitkiler dünyasında, doğanın dayanıp süregelmiş biçimleriyle insanın biçimlediği doğada aradık, bulduk. İnsanın dünyada bulduklarıyla yapabildiklerinde. Ama insanın kendi hep zayıf, güçsüz, cılız bir yaratık gibi göründü gözümüze. Öyle olmasa, ne diye şu gibi, bu gibi sağlam, dayanıklı, sert olması gerektiğini söyleyelim; ne diye buna inanalım, inandıralım? İnsan kendinden çok yaptıklarına, hazır buldukları yardımıyla yarattıklarına güvenmiş olsa gerek.” “Perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. Oysa perdenin ardında, ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır.” (99)

“Büyüsünden sıyrılmamız gereken sözcüklerden biri -en önemlilerinden biri- de ‘insan’ sözcüğü. Bir tılsım gibi kullanıp en yüce duyguların aracı haline getiririz onu; tek tek insanı, kişiyi (dostumuz olsun düşmanımız olsun) o sözcüğün yardımı, aracılığıyla ezmekten, yıkmaktan çekinmeyiz. Düşlediğimiz, tasarladığımız, kurduğumuz, dilediğimiz bir anlamı yükleyiverdiğimiz ‘insan’ sözcüğü, sırasında en güçlü aracımız, saldırganlık kargımız olur.
İnsanı en yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Belki o zaman insanın değerini öğrenir, hayvanla, bitkiyle, suyla, dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar, belki o zaman insana saygı duymasını başarırız.” (103)

“Yeni aynayı yadırgadım; beni tek kişi gösteriyordu. Oysa iki yıl boyunca o aynada üç kişiydim. Çarpık da olsa… Bir şey bitiyor. Ağaçların yapraklarına bakıyorum pencereden. Biri ötekine benzemiyor. Hepsi ayrı ayrı. İnsanların gözleri, elleri, ağızları, gövdeleri ayrı ayrı. Birilerini öldürmek gerek. Ama kimi? Ya da, hangi aynadakini?” (107)

“Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüzbinlerce parça.” (109)

“Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”    (110)

B**** K***** Nisan 1975 – Eylül 1976

okunabilir: “Gece Nasıl Bir Darbe Romanı?”, Engin Kılıç

>>Doğan Yaşat, Bilge Karasu’yu Okumak, Metis Yay., 2013.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü dinlemek ister misiniz?

“Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!”

1. Bölüm
2. Bölüm – kaydın başında ses biraz sorunlu fakat sonra düzeliyor.
3. Bölüm

Yapım: TRT

Radyoya uygulayanlar: Ahmet Çakır, İkbal Gülşen

Yöneten: Engin Uludağ

Seslendirme

Hayri İrdal: Pekcan Koşar

Pakize: Tijen Par

Nuri Efendi: Uğurtan Atakan

Seyit Lütfullah: Zihni Göktay

Hala: Göksel Kortay

Baba: Sezai Aytekin

(kaynak: https://www.radyotiyatrosu.net/saatleri-ayarlama-enstitusu/ )

Latife Tekin – Manves City

harnup (keçiboynuzu) ağacı
“Ersel’in babası, bir bahçede harnup ağacına asılı bulunmuş.”

… zamanın dönüşünü öyle güzel anlatmam mümkün değil.

… çürük bir damın altında hikayeleri iç içe geçmiş.

… sanmayın ki yokluk çerçevesi içinde dostlar var, süslü kelimeler anlatamaz hayatın gerçeğini ve onun cenderesinde sevdalananların ruh halini.

Hayat mektuplardaki gibi değil.

Zamanın sırrını kim çözebilmiş, beş yılda dünya yıkılır yeniden kurulur, Erice değişmiş çok mu.

… içi yaşlanmış, ruhu ağarmış gibi saç diplerinden sarı beyaz bir ışık süzülüp yansıyordu havaya.

Hayallerimizi omuzlayıp diz boyu papatyalar arasından geçerek işimize yürüyebilecek miyiz?

Siz de yağmurdan sonra toprağın üstüne çıkan boncukları topladıysanız sakın bana o günlerin sevincini tatmadım demeyin.

Mesele bardak olmakta değil, su olmakta.

Zaman kanatlanmış, nereye demişler, yeniye demiş.

… ne dudağının kenarında beni ne yanağında gamzesi, buz gibi kirpiksiz bakışıyla dağlamıştı Ersel’i.

“üzüntünün sesi

“evinde çiçek besleyen insanın huzuru”

Sonra bütün gün güneşli yağmurlar yağdı, ovadan dağların başına iç içe gökkuşakları çıkıp silindi.

Güle güle İlkbahar, bulutları koluna taktın gidiyorsun öyle mi?

… kuşlarını kelebeklerini de al git o vakit.

Güle güle İlkbahar, hoş geldin Yaz. … , sen bir mevsim değişikliğinden başka nesin ki?

… bir kuş ötüyordu, fista fista fista.

“kavuniçi gökyüzünde mavi bulutlar belirene kadar”

Değişmesini istediğim şey, zamanın çabuk geçmesidir, beklemeyi sevmiyorum, beklemenin iyi bir tarafı da var, başkasının saatine göre yaşamak güzel değil.

“kendini rüzgara saklamış bir oluşum”

Ne yazık ki saatlerin acımasız olduğu faal bir güne uyandık yine.

Gitmiş gibisin

Zaman seni çağırdığı için

Yitmiş gibi

“Psikanalitik Edebiyat Kuramıyla Manves City ve Latife Tekin”

Latife Tekin, Ahmet Balad Coşkun söyleşisinden en güzel anı.


“Ben, anonim hikayenin bir parçasıyım.”

“Benim bir hayat hikayem var ama kahramanlarımın bir hayat hikayesi yok. Toplu olarak isyan ettiklerinde ya da öldüklerinde görünür hale geliyorlar.”

“İnsanın tekil bir serüveni var mıdır?”

“Yazdığım şeyleri unutmak için uzun zaman ara veriyorum, ki kendimi tekrarlamayayım.”

“9 yıl”

“… onların hayatları içinde kendi sesimin kaybolmasını istiyorum.”

Latife Tekin – Unutma Bahçesi

Merhaba, burası Unutma Bahçesi, en çok unutmak istediğiniz şey nedir?


Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben… Ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.

“Unutarak hafiflediğimiz söylenemez o zaman, yani uçulmuyor öyle unutarak, kuşlar gibi.”

“Doğru, kuşlar gibi uçulmaz, balıklar gibi uçulur, anıların derinliklerinde.”

“Unutamayacağınız bir şey görüp unutmak isterseniz bir hikaye başlıyor.”

“Uğuldasın unutma rüzgarı…Yoksa, yaşadığım her şeyle nasıl var olabilirim ki, kaldıramam ağırlığını sessizliğinin. Anlayabilsem, geleceğe doğru mu esiyor…”

“Anılarımızın da anıları oluyor, o zaman unutmak zorlaşıyor onları.”

“Dünyada kuşlar olmasaydı göğe nasıl bakardık bunu hiç bilmiyoruz…”

“Doğada insanı düşlere sürükleyen bir ikizlik durumu vardır. Aynı şeyin büyüğü, küçüğü, bitkisi, hayvanı, insanı… Bir yerlerde dünyanın ikizi uçuyor olmalı, doğa bana bunu söylüyor, kendisinin bir ikizi olduğunu…”

“Her şeyden önce ortaklaşa sürdürmeye çalıştığımız hayatın anlamı, bir şeyleri unutma amacıyla bir araya toplanmış insanlar olmamızdan ileri geliyor. Bize bu imkanı sunan kişi de Şeref. Ne zaman gerçekleşir bilemem, Şeref’in düşüncesi bu bahçede bir Unutma Enstitüsü kurmak… Enstitünün yeri hazır, planları çizilmiş durumda. Su kulesinin az altında, bir ucundan denizin göründüğü, vadiye bakan açıklık bir alan var, yeri orası…”

“Geçmiş zaman içinde kimi şeyler olmuş, unutmuşsunuz… Sonra birden onları unuttuğunuz aklınıza geliyor. Daha sonra da onları unuttuğunuzu hatırladığınız… Şeref buna, unutma yankısı diyormuş.”

“Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü.”

UNUTMAK: İnsan her gün gördüğü yüzler arasından bir yüzü seçip unutmak isterse, bir varlığın, içine işleyen duygusundan sıyrılmaya çalışırsa başarısızlığa uğrar, o yüzü ve o varlığı çevreleyen her şeyi, sesinin ulaştığı, titreştiği genişliği, bakışlarının derinliğini, gezip dolaştığı yerleri, gidebileceği uzaklıkları, sığdığı ve taştığı her şeyi unutması gerekir.Unutmak, insan için, bütün bir zamanı unutmakla olanaklıdır. Bir bakışı unutmak istediğimizde, büyük bir yitimi göze almak zorundayız. Ancak böyle bir yitimin neden olacağı yıkımın altından kalkabilirse, insanın yeni bir yaşamı olabilir, ve insan bu yeni yaşamına derin bir bilgiyle, kaybın bilgisiyle sahip olur. “

“Sesi de, bakışları da, yürüyüşü de güvercin olmuş bir adamdı.”

ANIMSAMAK: Nasıl bir şeyi onu çevreleyen her şeyle birlikte unutuyorsak anımsamak da böyledir… Bir anının ışığı, başka bir anıyı aydınlatıyor ve bu aydınlık bölge, bir leke biçiminde zamanın içine yayılıp genişliyor, bir sözcük, titreşimiyle başka bir sözcüğü harekete geçiriyor. Birbirine bağlı metal parçaların, bir dokunuşla tınlamaya başlaması gibi. Anımsama, bir an için geri dönmek değildir, kendimizi, geçmişte elinden sıyrıldığımız ölümün kucağında bulmamız demektir; bir şey unuttuğumuzda değil, bir şey anımsadığımızda ölüm aklımıza gelir, çünkü anılarımız, ölümün de anıları…”

… Şeref ona, “Sahiplenilemez evler yap,” demiş, “unutmaya eğilimli insanlar için, içinde sonsuz bir ferahlıkla yaşanacak…”

“Kimileri, hep ışıyacak gölgelerini bırakıyor bize.”

“Havalandıklarında ağaçlar kanatlanıyormuş gibi oluyor burada, “

“Elinden geleni yaptın da, unutma dükkanı açtığını sanıyorlar Şeref, unutma almaya geliyorlar buraya

“Eskiden ne olduğumuzu yeni bir hayatın içinde unutmaya çabalıyoruz. Kimliklerimizden sıyrılıp burada gözlerimiz açık rüyaya daldık, hepimiz yeni bir gündüz rüyası görmek istiyoruz”

“Yaza unutma mevsimi diyorum ben… Kışa anımsama…”

“…Zamanın tuhaf bir adaleti var sanki. Eski defterleri karıştırıp geçmişi anımsamak bugünü unutmamızı sağlıyor.”

“Unuttuğumuz şeyler kendi kendilerine yaşayıp gidiyor…”

…toplumların unutma gücüyle, yaratıcılığı arasında bir ilişki olduğuna da inanıyormuş,

‘su ışıltısı gibi incecik bir bakış’

“Modern güvenlik sistemleri de bir çeşit korkuluk mudur örneğin… Ben hep korkuluk gördüğümde acınası basitlikte malzemeler kullanılarak yaratılmış bir şeyle karşı karşıya olduğum duygusuna kapılırım.”

“Belleğin ta kendisi olduğunda kişi, ne unutmak vardır, ne de unutmamak”

“Bir mucizedir olan: bir an, şimdi burada, şimdi geçip gitmiş, önceden bir hiç, sonradan bir hiç, yine de hayalet olarak geri gelir ve sonraki bir ânın huzurunu bozar. Sürekli zaman rulosundan bir yaprak kopar, dışarı düşer, uçuşup gider -ve birden uçuşup geri gelir, insanın kucağına düşer. O zaman insan, anımsıyorum, der.”

‘şimdinin içine gömülü olmak’

‘kendi kendini değillemekle ve yitip bitirmekle, kendi kendini çelmekle beslenerek yaşayan bir şey’

“kuşlara bakarken kalbimin niye çarptığını öğretin”

, yıldızların çokluğu düşüncelerimi siliyor.

Ursula K. Le Guin – Yerdeniz Büyücüsü

“Sanırım Yerdeniz Büyücüsü’nün en çocuksu yanı konusu: Büyümek.”
– Ursula K. LeGuin

“Sanki uzun, çok uzun bir düşte, hiçbir yere doğru yürüyordu.”

“Işık güçtür. Büyük bir güç, bizim varlığımızın kaynağı; ama bizim gereksinimimiz dışında, kendinden var olan bir güç. Güneş ve yıldız ışıkları, zamandır; zaman da ışıktır. Yaşam, güneş ışığında, günlerde ve yıllardadır. Karanlık bir yerde, yaşam, ışığı adıyla seslenerek çağrılabilir…”

‘Bana sadece şunu söyle, tabii eğer bu bir sır değilse: Işıktan başka hangi büyük güçler var?’  ‘Sır diye bir şey yok. Var olan bütün güçler, kaynağında ve sonunda tektir, bence. Yıllar ve uzaklıklar, yıldızlar ve mumlar, su ve rüzgâr ve büyücülük, insanoğlunun elindeki yetenek ve ağacın kökündeki bilgelik: Hepsi bir bütün olarak yükselir. Benim adım, seninki ve güneşin gerçek adı veya bir su kaynağının veya doğmamış bir çocuğunki; bunların hepsi yıldızlar tarafından, yavaş yavaş söylenen, muazzam bir sözcüğün heceleridir. Bundan başka güç yoktur. Başka bir isim de yoktur.’

“Söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam ölürken; bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca.”   

EA’NIN YARADILIŞI

Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar

Fotoğraf: "Tehlikeli Oyunlar" , Semaver Kumpanya Oyuncu: Erdem Şenocak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Mektubumuz, karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır. Derlenip toparlanması, içimizin derlenip toparlanmasına bağlıdır. Biraz daha zamana ihtiyacımız vardır.”

“Bir yaşantıyı tam bitirmeli. Hiçbir iz kalmamalı ondan. Yeni yaşantılar için. Yeni yaşantılar için. Bunu önceden bilseydim, yaşantı milyoneri olmuştum. Ha-ha.”

“İçinin biraz ısındığını hissetti. Güneşten olacak.”

“Pahalı yaşantıların yüksek soğukluğundan kurtardık kendimizi; dört renkli ve resimli bir hayatın içindeyiz. İşte özgürlük budur.”

“Kimseden karşılık beklemiyorum. Ben monologdan yanayım.”

“Kötü hayalleri içeri bırakma. Biz burada çok sıkışık bir durumdayız.”

“Dünyaya alışmamış ve alışamayacak adımlarla yürüyorlardı.”

” … geçmiş zamandan sıyrılıp şimdiki zamana bir yerinden tutunmak istedi.”

“Bütün dünyaya karşı susar. Dünya bu susuşu dinlemez.”

“Bir şey yapalım ki albayım, sonu gelmesin.”

“Her işin bir sonrası olmasaydı ne iyi olurdu.”

” ‘olağanüstü’ gibi bir kelimenin hırpalamayacağı sıcak dünyalar kurulabilirdi. “

“İşte insanlar böyle albayım: Kimi metafizik der, kimi de ne haber? Sonra gidip aynı bakkaldan alışveriş ederler. Bazı şeyleri hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağım.”

“Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?”

“İnsana ancak hayallerinde karşı konulmaz.”

“Oyunlara pek katılmıyordum. Çünkü oyun kahramanı olmak çok zordu. Herkes, düşmanları yeniyor ve vatanı kurtarıyordu. Ben bu kadar güçlü değildim. Düşman bile olmayı beceremezdim. Çünkü düşmanların bile kendilerine göre kahramanları vardı. Oysa ben de oynamak istiyordum. Bir kenarda kendimi yetiştiriyordum; daha vakit var, diyordum.”

“İnsan korktuğu halde yaşıyor. Bir şeyler yapmak istediği için, korkunun gölgesinde kendini oradan oraya vuruyor. Çok acıklı durumlara düşüyor insan, dostlarım!”

“Bütün mesele kelimelerse, kelimelerle istediğim gibi oynayacağım. Kelimelerle yeni bir oyun kuracağım.”

“Ben yalnız sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim. Kuş sesleri dinleyerek huzur duyanlar varmış; onlar gibiyim.”

“İçimin mevsimlerine de hiç uymaz şu tabiat.”

“Ben görünmeyen adamım: Sözler beni delip geçer. Yaralanıyorum oysa. Ben de insanım.”

” ‘Oyunlar’, dedi, ‘Oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de, bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır. Neden gerçeklerden kaçtığımı ben de böylece anlamıştım.”

“Çocuk kalmak iyiymiş.Biz de iyi kaldık albayım, medeniyet bizi bozamadı.” 

“Albayım hayatla ilgili her şeyi biriktirmişti: İnanılmaz bir koleksiyoncuydu. Bütün hayatını, sonunda oynayacağı büyük oyun için biriktirmişti. Albayım, bir hayat koleksiyoncusuydu.”

“Göründüğümüz kadar olmayalım. Hiç olmasa, göründüğümüzden az olmayalım. Hemen tükenmeyelim. Bizden iyi bir oyun çıksın. -mış gibi yapmaktan usandım albayım.”

DSC_6625.jpg

Fotoğraflar: Tehlikeli Oyunlar,  Çevre Tiyatrosu

Oyuncu: Erdem Şenocak

http://www.semaverkumpanya.com/tr/

(11 Ekim 2014 Cumartesi, Büşra ile.)

Hasan Ali Toptaş – Gölgesizler

turkey
fotoğraf : Mehmet Rıfat Öcal

‘şehrin ellerinden kurtulup

uzak mı uzak uzaklara…’

‘Ola ki başka yerde yaşıyorduk o an, başka bir zamanda yaşıyor ve oradan burayı düşlüyorduk düşlediğimizin farkına bile varmadan.’

‘O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz bir şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.’

‘… herkesteki anlamsızlığa bürünüp bekledi.’

‘Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor… Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından.’

‘Evin içindeki her şeye bakmış tek tek. Eşyaların belleğinde kendisinin nasıl bir yer tuttuğunu düşünmüş; çekip gitseymiş hangi çizgileri, hangi sesi ve hangi duruşuyla anımsarlarmış onu? Bakalım anımsarlar mıymış sonra? Derken kendisi eşya olsaymış, bir insanı belleğinde neleriyle gizleyebileceğini sormuş kendine. Ruhu daha da daralmış o sırada.’

‘içinde biriken uzaklara gidiyormuş işte’

‘orada, insana benzeyen tuhaf bir boşluk varmış. Nuri, berberin bakışları altında o boşluğa oturmuş işte, sessizce beklemeye başlamış… Bu arada, doldurduğu boşluğun (artık kim biçmişse) tam da bedenine uyduğunu düşünüyormuş.’

‘kuşsuzmuş gökyüzü, yani mavisi eksikmiş kuşlar kadar.’

‘Toprağa bakıyor sürekli ve baktıkça yüzü yüzünden kopup toprağa doğru akıyor sanki; yerden bir karış havada ikinci bir yüz oluşuyor.’

‘… , bedeni zamanın en küçük diliminden en küçük dilimine akarken yavaş yavaş katılaşıyordu.’

‘… , kendilerini kendilerine birbirlerinin görüntüsünden yansıtan kırık birer aynaydılar sanki, sır gibi büyüyorlardı.’

‘Artık gecenin içinde bekleyen bir geceydiler.’

‘Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?’ 

‘Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti.’

‘kendi varlığına karışarak yok olmak’

‘başını ne denli dik tutarsa tutsun kendi içine yıkıldığı belliydi.’

‘… , rengi renklerde yankılanan uzak bir pencere görüyordum. Camları tozluydu belki, zaman cam kenarlarına kapkara bir egzoz kiri olarak birikmişti, ama bir yerlerden vuran akşam güneşiyle arada bir parlayıp sönüyordu. O onda bir kent yıkılıyordu pencerede, cama yansımış ne kadar apartman görüntüsü varsa birbirine çarpa çarpa, içlerinde yaşayan çoluk çocukla birlikte yerle bir oluyordu.’

‘Kent üst üste yüzlerce kez kurulup yüzlerce kez yıkıldıktan sonra, penceredeki insanın varlığını fark ettim birden; upuzun boyuyla’

‘öyle uzak bakıyordu ki, bedenini boşlukta yüzen bir pencerede bırakarak bu kentten çekip gittiği sanılabilirdi. Ona göre içeride mi yoksa dışarıda mı oturduğumu hala bilemediğimden şaşkındım tabii; bakışın da içerdeni, dışardanı olduğunu düşünerek gözlerimi yere indirmiştim.’

‘Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan… Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi.

Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!’

‘Bütün bunlar, zamanın kemire kemire eksilttiği tozlu birer anıdan çok, toprağını bulup yeşerememiş çürük bir umuda ya da düşe benziyordu. Gene de berber, içinde filizlenen başka yerde olma isteğinin verdiği güçle, düşsel bir kente doğru saatlerce yürüdü o gece…’

‘bulutlara basıyormuş gibi’

Sincan, 13.3.1990 – 25.9.1993

Ursula K. Le Guin – Mülksüzler

Mevcut düzenin reddedilip başka bir gezegende yeni düzenin kurulması, kurulan yeni düzenin de sorgulanarak bu düzende yer edinemeyen ve muhtemelen gerçekleştiğinde geniş çaplı ses uyandıracak bir fikrin (Genel Zaman Kuramı) ete kemiğe bürünmüş halinin(Shevek) gezegenler arası bilinmez yolculuğuna tanık oluruz roman boyunca. Anarres ve Urras arasındaki boşlukta başlayan yolculuk; iki gezegen arasındaki zamansal gitgellerle devam eder. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirine bağlayan zamansal bir çemberde; holistik bir düşünceyle sunulan ütopyanın değişim süreci, başka dünyaları keşfetme ihtiyacının, bir ‘umut’un arayışıdır. Her iki gezegene ait hissedemeyen Shevek’in fikrini başka dünyalarla paylaşma ve duvarları yıkma mücadelesi, muhtemelen dönüşü tamamlanabilirse değişmiş olacak olan ütopyaya geri dönüşüyle yine  Urras ve Anarres arasındaki boşlukta son bulur. Ütopyanın bir varış değil kaçış ve geri dönüş mekanı olarak ele alındığı ve diğer ütopyalardan metinsel olarak da farklılaştığı görülürken; kararlı, değişime kapalı alternatif dünyaları ve içinde bulunduğu dönemi de eleştirir. Farklılaştığı noktalardan bir diğeri de; holistik düşünce biçimiyle tartışılan, sorgulanan, sürecine şahit olunan ütopyanın yarattığı paradigmadır. Yalnızca Anarres ve Urras değil, Arz ve Hain gezegenlerinin de değişim süreçlerinden kendi dünyamızla benzerlikler bulduğumuz bu ucu açık yolculuk; bir başkasına devredilerek (Ketho) muğlak biçimde son bulmuş görünse de, şüphesiz zihinlerde yankılanarak sürmeye devam edecektir.


” Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.

Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.”

” Ne kadar insan varsa o kadar değişik duygu vardı. “

” kendi mutlak yalıtılmışlığı “

” O sözü tutarak buraya getirmişti kendini: bu zamansız ana, bu dünyasız yere, bu küçük odaya, bu hücreye.”

” Düşüncelerinin çevresinde duvarlar vardı ve sürekli onların arkasında gizlendiği halde varlıklarından tümüyle habersiz görünüyordu.”

” diğer bütün dünyaları gizleyen geniş, sisli göğe bakmak istermiş gibi”

” ayışığında yıkanmış göğe el salladı”

” Dünyanız çok güzel,” dedi. “Daha fazlasını görmek isterdim.”

” Anarres’teki herkes devrimcidir, Oiie… Kişileri yönetmezler, üretimi yönetirler.”

” görkemli düşlemek”

” Ama nasıl ki gelecek kesin olarak geçmişe dönüşüyorsa, geçmiş de geleceğe dönüşür.”

” Dünyasının ışığı boş ellerini dolduruyordu.”

” karmaşık organiklik ilkesi”

” kaçınılmaz merkezileşmenin kalıcı bir tehdit olduğu”

” yeni dünyalarını şiire dönüştürme çabaları”

” zaman topolojisi”

” … , düşlerle o kadar doluydu ki. Canlı düşler görüyordu, düşler çalışmasının bir parçasıydı. Zamanın, kaynağına doğru yukarı akan bir ırmak gibi kendi üstüne katlandığını görüyordu. İki anın eşzamanlılığını iki elinde tutuyordu, ellerini ayırdığında iki anın bölünen sabun köpükleri gibi ayrıldıklarını görerek gülümsedi.”

” Duvarların yıkılmasını istiyorum.”

” ‘Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; bir suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.’ Toplumsal Organizma. “

” Zaman’ın evrene yayılması “

” zamansal tersine çevrilebilirlik “

” Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek – değişmeyi reddederek.”

” Değişme özgürlüktür, değişme yaşamdır.”

” Aslında hiç düşünmemek her zaman daha kolay. Şirin, güvenli bir hiyerarşi bulup yerleş. Değişiklik yapma -onaylanmama tehlikesine düşme- . Yönetilmeye izin vermek her zaman en kolay şey.”

” … fikirlerini geceyarısı fısıltıları halinde duymak istemiyorum.”

” Müzik katılım gerektiren bir sanattır, tanımı gereği organik ve toplumsaldır. Elimizden gelen en soylu toplumsal davranış biçimi olabilir. Kesinlikle bir bireyin üstlenebileceği en soylu işlerden biri. Hem de doğası gereği, her türlü sanatın doğası gereği, bir tür paylaşmadır.”

” ‘Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen, ‘ dedi, ‘hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar… Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur. Günden güne yaşam daha da zorlaşır, yorulursun, ritmi kaçırırsın. Uzaklığı ararsın -ara vermeyi. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu ay gibi görmekten geçiyor. “

” Çevresine bir duvar örülmesine izin vermiş ve bunu hiç fark etmemişti. Bir mülkiyetçi gibi sığınmayı kabul etmişti.”

” zamanın ‘geçtiğini’, önümüzden akıp gittiğini düşünürüz; ama ya biz öne doğru geçmişten geleceğe, sürekli yeniyi keşfederek gidiyorsak? Böyle bir zaman akışı, biraz kitap okumaya benzerdi, anlıyor musunuz? Kitap orada, tümüyle, kapağının içinde. Ama öyküyü okumak ve anlamak istiyorsanız, ilk sayfadan başlamalı, sonra ilerlemeli, hep sırayla gitmelisiniz. Böylece evren çok büyük bir kitap, biz de onun çok küçük okuyucuları olurduk.”  

” Ardışıklık bizim doğrusal zaman duygumuzu ve evrim kanıtlarını gayet güzel açıklıyor. Yaratmayı ve ölümlülüğü de içeriyor. Ama orada duruyor. Değişen her şeyle ilgileniyor, ama nesnelerin aynı zamanda nasıl kalıcı olduklarını açıklayamıyor. Yalnızca zamanın okundan bahsediyor – ama zamanın çemberinden asla bahsetmiyor.

‘Çember mi?’ diye sordu sorguculardan nazik olanı, anlamak için o kadar açık bir çaba gösteriyordu ki Shevek Dearri’yi unuttu ve coşkuyla konuşmaya girişti, elleriyle kollarını sanki dinleyicisine bahsettiği döngüleri ve salınımları maddeselolarak göstermek istermiş gibi sallıyordu. “Zaman bir doğru olarak ilerlediği kadar döngüseldir de. Dönen bir gezegen: görüyor musunuz? Bir döngü, güneş etrafında bir yörünge bir yıl ediyor, değil mi? İki yörünge iki yıl, falan, yörüngeleri sonsuza dek sayabilirsiniz – bir gözlemci sayabilir. Aslında zamanı böyle bir sistemle sayarız – zaman sayacını, saati bu oluşturur. Ama sistemin, döngünün içinde, zaman nerededir? Başlangıç ve bitiş nerededir? Sonsuz yineleme zamansız bir süreçtir. Zamansal olarak görülebilmek için bir başka döngüsel veya döngüsel olmayan süreçle karşılaştırılması gerekir. Bu çok garip ve ilginç bir şey.

Atomların, biliyorsunuz, döngüsel bir devinimi vardır. Kararlı bileşikler birbirlerine göre düzenli, döngüsel bir devinimi olan bileşenlerden oluşur. Aslında, maddeye yeterince kalıcılık verip evrimi olanaklı kılan, atomun minik, zaman açısından tersine çevrilebilir döngüleridir. Art arda eklenen minik zamansızlıklar zamanı oluşturur. Sonra, daha büyük bir ölçekte, kainat: bütün evrenin döngüsel bir süreç, bir genişleme ve daralma salınımı olduğunu, öncesi ve sonrası olmadığını düşünüyoruz. Yalnızca, içinde yaşadığımız büyük döngülerin her birinin içinde doğrusal zaman, evrim, değişme vardır: O halde, zamanın iki veçhesi var. Birincisi onsuz hiç değişmenin, ilerlemenin, yönün veya yaratmanın olmadığı ok, akan ırmak var. Sonra da onsuz karmaşanın hüküm süreceği, anların anlamsızca art arda dizileceği, saatlerin, mevsimlerin veya verilen sözlerin olmadığı bir dünyada yaşayacağımız çember veya döngü var. “

” Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!”

“boş ellerinde gelecek zamanı taşıyarak”

” ‘Eğer zamanın geçmesi insan bilincinin bir özelliğiyse, geçmiş ve gelecek insan aklının işlevleridir.’ Ardışıklık öncesi bir filozoftan, Keremcho’dan bir alıntı.”

” … , eğer hiçbir yön seçilmezse, eğer insan hiçbir yere gitmezse, hiçbir değişme olmaz. İnsanın seçme ve değişme özgürlüğü kullanılmamış olur, tıpkı insan hapishanede, kendi yaptığı bir hapishanede, içinde hiçbir yolun diğerinden daha iyi olmadığı bir labirentteymiş gibi. “

” insan ırkı, … zamana bağımlı bir tür “

” zamanın aslında tersyüz edilmiş mekan olduğunu, uzaklığın ise ışığın ikincil özelliklerinden biri olduğunu “

“Burada fikirlerin de Devlet’e ait bir mülk olduğunu anlamamıştım.”

“Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok.”

“Biz paylaşırız, sahip olmayız.varlıklı değiliz. hiçbirimiz zengin değiliz, hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se, aradığınız gelecek oysa o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum, ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

“İnsanı canlı tutan bir yerden ötekine dolaşmak değil, zamanı kendi yanına çekmek. Zamanla birlikte çalışmak, zamana karşı değil.”

“Kilitli odanın dışında zamanın manzarası vardır.”

“İnsanlar büyük uzaklıkları aşamazlar ama fikirler aşabilir.”

“Her şey değişiyor, değişiyor. Hiçbir şeye sahip olamazsınız… Hele şu ana hiç sahip olamazsınız -eğer onunla birlikte geçmiş ve geleceği de kabul etmezseniz. Yalnızca geçmişi değil, aynı zamanda geleceği de, yalnızca geleceği değil, aynı zamanda geçmişi de! Çünkü onlar gerçek; şu anı gerçek kılan yalnızca onların gerçekliği.”

“Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de.Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman düşünebilirsiniz.”

“Devrim zorunluluğumuzdur: devrim, bizim evrim umudumuzdur. ‘Devrim ya bireyin ruhundadır, ya da hiçbir yerde değildir. Ya herkes için ya da hiçbir şey içindir. Eğer herhangi bir şekilde sonu var gibi görünüyorsa, gerçek anlamda hiç başlamayacaktır.’ Burada duramayız. Devam etmeliyiz. Tehlikelere katlanmalıyız.”

“zamanın dışında dönüp duruyor, zamanı yaratıyordu”

“Farklı güneşlerin ışıkları farklıdır ama tek bir karanlık vardır.”

 

Kendimizi kendimizden, an’ı zamandan ve hangi toprak parçasında, hangi gezegende yaşarlarsa yaşasınlar tüm canlı varlıkları birbirinden ayıran duvarlar (ki bunlar sonsuza uzanıyor) yıkılana kadar her birimizin birer “olumsuz, tersine duvarcı ustası” olmamız gerek.

Ursula K. LeGuin, Mülksüzler, çev. Levent Mollamustafaoğlu, İstanbul, Metis, 2014 (Orijinal Yayın: 1974).

bi’bak – malık: “Ursula Le Guin’in Mülksüzler’i Üzerinden Bir İnceleme: Kapitalist Sistemin Üç İç Çelişkisi ve Sisteme Karşı Çıkan Bir Mimarlığın Olabilirliği” başlıklı bir tez (Didem Cengiz, 2012)