
‘şehrin ellerinden kurtulup
uzak mı uzak uzaklara…’
‘Ola ki başka yerde yaşıyorduk o an, başka bir zamanda yaşıyor ve oradan burayı düşlüyorduk düşlediğimizin farkına bile varmadan.’
‘O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz bir şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.’
‘… herkesteki anlamsızlığa bürünüp bekledi.’
‘Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor… Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından.’
‘Evin içindeki her şeye bakmış tek tek. Eşyaların belleğinde kendisinin nasıl bir yer tuttuğunu düşünmüş; çekip gitseymiş hangi çizgileri, hangi sesi ve hangi duruşuyla anımsarlarmış onu? Bakalım anımsarlar mıymış sonra? Derken kendisi eşya olsaymış, bir insanı belleğinde neleriyle gizleyebileceğini sormuş kendine. Ruhu daha da daralmış o sırada.’
‘içinde biriken uzaklara gidiyormuş işte’
‘orada, insana benzeyen tuhaf bir boşluk varmış. Nuri, berberin bakışları altında o boşluğa oturmuş işte, sessizce beklemeye başlamış… Bu arada, doldurduğu boşluğun (artık kim biçmişse) tam da bedenine uyduğunu düşünüyormuş.’
‘kuşsuzmuş gökyüzü, yani mavisi eksikmiş kuşlar kadar.’
‘Toprağa bakıyor sürekli ve baktıkça yüzü yüzünden kopup toprağa doğru akıyor sanki; yerden bir karış havada ikinci bir yüz oluşuyor.’
‘… , bedeni zamanın en küçük diliminden en küçük dilimine akarken yavaş yavaş katılaşıyordu.’
‘… , kendilerini kendilerine birbirlerinin görüntüsünden yansıtan kırık birer aynaydılar sanki, sır gibi büyüyorlardı.’
‘Artık gecenin içinde bekleyen bir geceydiler.’
‘Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?’
‘Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti.’
‘kendi varlığına karışarak yok olmak’
‘başını ne denli dik tutarsa tutsun kendi içine yıkıldığı belliydi.’
‘… , rengi renklerde yankılanan uzak bir pencere görüyordum. Camları tozluydu belki, zaman cam kenarlarına kapkara bir egzoz kiri olarak birikmişti, ama bir yerlerden vuran akşam güneşiyle arada bir parlayıp sönüyordu. O onda bir kent yıkılıyordu pencerede, cama yansımış ne kadar apartman görüntüsü varsa birbirine çarpa çarpa, içlerinde yaşayan çoluk çocukla birlikte yerle bir oluyordu.’
‘Kent üst üste yüzlerce kez kurulup yüzlerce kez yıkıldıktan sonra, penceredeki insanın varlığını fark ettim birden; upuzun boyuyla’
‘öyle uzak bakıyordu ki, bedenini boşlukta yüzen bir pencerede bırakarak bu kentten çekip gittiği sanılabilirdi. Ona göre içeride mi yoksa dışarıda mı oturduğumu hala bilemediğimden şaşkındım tabii; bakışın da içerdeni, dışardanı olduğunu düşünerek gözlerimi yere indirmiştim.’
‘Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan… Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi.
Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!’
‘Bütün bunlar, zamanın kemire kemire eksilttiği tozlu birer anıdan çok, toprağını bulup yeşerememiş çürük bir umuda ya da düşe benziyordu. Gene de berber, içinde filizlenen başka yerde olma isteğinin verdiği güçle, düşsel bir kente doğru saatlerce yürüdü o gece…’
‘bulutlara basıyormuş gibi’
Sincan, 13.3.1990 – 25.9.1993