“İstanbul’a 2013 yılında geri döndüğümde şehrin tamamen değiştiğini gördüm… 12 yılın ardından döndüğüm şehirde kendimi en çok evimde hissettiğim yer Masumiyet Müzesi’ydi.”
[1]
Grant Gee’nin Masumiyet Müzesi romanından hareketle çektiği Hatıraların Masumiyeti adlı belgesel, romanın ana kahramanlarından Füsun’un yakın arkadaşı Ayla’nın yıllar sonra döndüğü kenti bıraktığı gibi bulamaması, alışık olduğu imgelerin yalnızca anılarda, eşyalarda ve fotoğraflarda kalması ekseninde ilerleyerek anılarını sabitleyen birçok bellek mekanının yitimine şahit oluşunu gözler önüne seriyor. Geçmişten bir parçanın boşalan yerini yeni insanlar, yeni hikayeler ve yeni anılar doldurmaya başlıyor [2]. Bu metinde, Ayla’nın hikayesine benzer bir anlatı kurmak hedefleniyor.
“ilk ev”i anılarla yeniden kurmak: evin iskeletini kuran nesneleri de katarak “varla yok arası” bir topoğrafya oluşturmak, boşlukları (evin hatırlanmayan -anısız- köşelerini) evin uzun süreli sakinlerinin anılarıyla tamamlamak(?), hatırlananlarla kurulan ama hala eksik olan evi anılarla giydirmek, duvarlarını anılardan örmek ve evin anlamını yeniden sorgulamak.
“hatırlanamaz olanla hatıranın sentezi” ilk ev: Yaşamın ilk dört buçuk yılının geçtiği, on yedi yıl sonra yeniden ziyaret etme şansı yakalanan ev. “Ancak hatırladıkça yaşayan bir şeye dönüşüyor.”
Uzun zaman gelinmeyecekse bir eve; üzerine beyaz örtüler serilir eşyaların, tozlanmasın diye. Böylece tüm yaşanmışlıkların üzerine bir perde çekilir, yaşam askıya alınır bir süreliğine. Zaman, örtüler kalktığında akmaya başlayacaktır yeniden, kaldığı yerden(?).
Yaşamın ilk dört buçuk yılının geçtiği bir ev, bir “ilk ev” oluşuyla farklı halleriyle zihne kazınır, farklı biçimlerde zihinde korunur. Evin zihindeki varlığını besleyen anılardır, bu evin kuytu köşesinde biriktirilen. Bir de fotoğraflar, somut göstergeler: Geçmişten belirli bir “an”ı yakalayıp bir çerçeve içinde koruyan, evin parça parça detaylarını saklayan… Sürekli akan zaman içerisindeki parçalı anılar, yıllar öncesine ait evi zihinde yeniden kurmak için parçalı ipuçları sunar. Bu ilk ev, herhangi birinin yardımı olmadan, en son dört buçuk yaşında orada bulunan bir çocuğun gözünden oldukça eksik biçimde yeniden inşa edilir. Bir çocuğun hatırladıkları üzerinden evin hangi kısımları daha belirgin canlanır dersiniz? Dışarı çıkılamadıkça oyunların oynandığı “balkon”, gündelik yaşamın büyük bir kısmının geçtiği, televizyon izlenen, aynı zamanda uyku mekanı “müdavim oda”, doğum günlerinin kutlandığı, yılbaşı ağacının kurulduğu “özel günler odası”, pencereleri arka bahçeye açılan büyük yataklı “yeşili gören oda”, ilk katlarda yaşamanın gerekliliği “tel çerçeveli pencereler”, varlığından emin olunup bir türlü detayları zihinde canlanmayan “mutfak” ve “koridor” (karanlıktan korkan bir çocuksanız koridordan koşar adım aydınlık odalara geçtikçe koridorun detaylarını gözden kaçırabilirsiniz, mesela L şeklinde olduğunu)…
“İlk ev”in kapıları kapatılıp yeni bir evde yaşam başlayınca, zamanla ilk evin anı yoğunluğu düşük köşe bucağı, zihnin karanlıklarında yer edinmeye başlar. Ancak bizzat anılar ve evin diğer sakinlerinin anlattıklarıyla aydınlanır ve yavaşça zihinde yeniden çizilmeye başlanır. Bu çizme eylemine hatırlanan nesneler, birtakım eşyalar da dahil oldukça “varla yok arası” bir iskelet doğmaya başlar. Ev bu haliyle eksiktir, bu iskeleti anılarla giydirmek ve geçmişte barındırdığı yaşamı hatırlatmak gerekir. Sanıldığının aksine geçmiş sabit değildir. Ev sakinlerince hafızaya ne aynı çizgilerle ne de aynı ışıkla gelir.
“Geçmişteki evlerin, kurduğumuz düşlerde geçmişin içselliğine yeniden kavuşacağımız evlerin, düşsel geometride nasıl göründüğünü daha yakından incelememiz gerekiyor. İçselliğin tatlı malzemesinin ev aracılığıyla kendi biçimini, içinde ilk sıcaklığı barındırdığı biçimi nasıl aldığını dur durak bilmeksizin incelememiz gerekiyor.”
[3]
– Örtü kaldırılır –
“ilk ev”e ulaşmak için yer yer fırsatçı bitkilerin bulunduğu beton basamaklardan inilir (Zamanla aşınan merdivenlerde oluşan boşlukları değerlendirmeyi en iyi onlar bilir). Biraz ilerleyince işte tam karşınızda: “ilk ev”! (Ne kadar yüksekmiş!) Uzaktan bakıldığında sizi ilk karşılayan, giriş katın hemen üzerindeki merdiven boşluğunun penceresinde yer alan kırmızı sardunyalardır. Ardından biraz daha yaklaşılır, bir basamak çıkılır, kapıdan içeri girilir(Apartmanın girişinde yalnızca bir adet basamak olduğu yıllar sonraki ziyaretten, bir fotoğraftan teyit edilir). Yakın zamanda yenilendiği belli olan gri metal kapıdan içeri girilir (Önceden oldukça eski ahşap bir kapı vardır, bu da eski bir çocukluk fotoğrafından görülmüştür). Kapıdan girer girmez sizi karşılayan merdivenlerden çıkılır, hemen sağdaki ilk kapıdan heyecanla içeri girilir. Loş bir koridordan devam edilir, ilk görülmek istenen “müdavim oda”dır. Çoğu eşya yoktur artık, yalnızca bir yatak, küçük bir televizyon, bir soba, üzerinde bir mum ve yer yer sökülen duvar kağıtları (Evin en uzun sakini, bu duvar kağıtlarının kendisi evden gitmeden hemen evvel, yirmi yıl önce, yapıştırıldığını söylemiştir). Mutfağa geçilir, evin geçici ve azalan nüfusu buradan rahatlıkla okunabilir. Küçülen porsiyonlara yönelik mutfak gereçleri köşede yığılıdır. Sırada “özel günler odası” vardır (Evin en büyük ve en güneşli odası oluşuyla ev sakinlerince en sevilen odadır). Çoğu eşya yoktur, yine, birkaç küçük dolap ve üst üste yığılı kullanılmayan eşyalar, dikiş makinesi, anten, masa lambası, küçük bir elektrikli soba, birkaç kavanoz burada bekler. Evin en kısa süreli sakinince hiç hatırlanmayan, yalnızca oyuncaklarının bulunduğu kısmı anımsaması sebebiyle varlığına inanılan; evin en uzun süreli sakinince ise en sevilen detay, duvar boyunca süren kitaplık, o da yoktur. Hemen karşısındaki duvar, bu odaya dair en hatırlanan kısımdır çünkü fotoğraf köşesi ilan edilmiştir. Detayları unutulan “yeşili gören oda”, tel pencerelerinden yeşili seyretmeye devam eder yalnızca. Zihinde hatırlanan hiçbir nesne yoktur artık, bu kısa yolculukta sanki “ilk ev” yavaşça yok olmaya, hiçleşmeye başlar. Evin kapısından çıkınca tekrar karşılaşılan kırmızı sardunyalı, birkaç sandalye ve masayla şenlenen, apartman boşluğundaki bu küçük dinlenme mekanı, sanki “ilk ev”leşmeye başlamıştır.
Bu metin ve görsel, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programında 2020-2021 Güz yarıyılında Funda Uz ve Emirhan Kurtuluş tarafından yürütülen Mimari Anlatılar dersi kapsamında üretilmiştir.
[1] Grant Gee, Hatıraların Masumiyeti, 2015.
[2] Can Öktemer, Hatıraların Masumiyeti: İstanbul, Bellek ve Nostalji (Sekans Sinema Kültürü Dergisi, Ekim 2020)
Odam, ilk bakışta size dağınık görünebilir. – Bana öyle görünmüyor ama! Her şey üst üste yığılmış, parça parça her yere dağılmış, asılmış durumdadır. Her an boş bir duvar yüzeyinde bambaşka nesnelerle, akış halinde küçük manzaralarla, hatta kendinizle bile karşılaşabilirsiniz bu yığınlar arasında. Duvardan duvara yansıyarak, yankılanarakyankılanarak bir akışa dahil olursunuz. Hem “insanın kendi odasında seyahat ederken aldığı keyif” bir başka oluyor.
“Mevcudiyetini bu şekilde genişletip aynı anda hem yerde hem gökte olabilmekten; varlığını adeta iki – Hatta üç, dört, beş… katına çıkartmaktan daha hoş bir zevk olabilir mi?” [1]
– Hem yerde, hem gökte olabilmek… Neresi yer, neresi gök? Neresi içerisi, neresi dışarısı?
Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık kitabında Freud’un Berggasse No.19’daki stüdyosunda çalışma masasındaki ışığı yansıtan, pencerenin üzerine asılı aynanın tam da içerisi ile dışarısı arasındaki sınıra yerleştirilmesinin, sınırın sabitliğine dair düşüncelerin temellerini sarstığından bahseder. Ona göre, içerisi ile dışarısı basitçe ayrılamaz. – Bence de!Aynadaki yansımanın aynı zamanda dış dünyaya yansıtılan bir oto portre olduğunu söyler. [2]
Odamın her duvarında, göz hizasında olmayacak seviyelerde – Kendimle göz göze gelmek istemem! küçük aynalar asılıdır. Bu aynalar yalnızca içerisi ile dışarısının keskin(?) ayrımını değil, aynı zamanda içerisi ile içerisinin de birbiriyle nasıl buluştuğunu, ayrıştığını hatırlatır bana.
“Ayna, evinden hiç çıkmayan yolculara binlerce ilginç düşünce, binlerce fikir sunar ve böylece kendisini yararlı ve değerli bir nesne haline getirir.” [3]
…
Bu oda, hayli dağınık.– Görüyorsunuz işte! Her yer, parça parça her yere dağılmış durumda. Üstelik ben yer değiştirdikçe her şeyin yeri değişmeye, odam kendi içinde dağılmaya devam ediyor!
… yansımalar tekrar bir bütün olarak kapanıyordu, hiç ayrılmamış gibi. Orada “Evin her kuytusu, bir düşleme kovuğuydu.” insan düşüncelere dalıp zamanı unutabilirdi.”[4]
*Bu metin ve görsel, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programında 2020-2021 Güz yarıyılında Funda Uz ve Emirhan Kurtuluş tarafından yürütülen Mimari Anlatılar dersi kapsamında üretilmiştir.
[1] Xavier De Maistre, Odamda Seyahat Odamda Gece Seferi, çev. Ceylan Gürman, İstanbul, İletişim, 2010, s.21 (Orijinal Yayın:1794, 1825).
[2] Beatriz Colomina, Mahremiyet ve Kamusallık: Kitle İletişim Aracı Olarak Modern Mimari, İstanbul, Metis, 2017, s. 252 (Orijinal Yayın:1994).
[3] Xavier De Maistre, a.g.e., s.43 (Orijinal Yayın:1794, 1825).
[4] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, İstanbul, İthaki, 2016, s.7 (Orijinal Yayın: 1929).
… Demek ki başarmak için tek gereken istemekti. Demek ki her insan başkalarının yaptığı ve anladığı her şeyi anlamaya potansiyel olarak kadirdi.
Felix ve Victor Ratier, “Enseignement universal. Emancipation intellectuelle”, Journal de philosophie panecastique, 1838, s.155.
“rastlantıya açılan yolun nereye götürdüğü”
“çaresizlikten doğmuş ampirizmin sonuçları”
“rastlantı ürünü deneyin zihinde yol açtığı devrim”
“akılların üst üste katlanması, katmerlenmesi”
“mesafe sanatı”
Hocanın sırrı öğretilen konu ile öğrenecek özne arasındaki mesafeyi bilebilmesidir. Açıklayan kişi, mesafeyi ortaya koyan ve ortadan kaldırandır, mesafeyi kendi sözü içinde ortaya serip eritendir.
“paradoksal bir hiyerarşi”
“kapasitesizlik”
Anlayamayanın açıklayana değil, açıklayanın anlayamayana ihtiyacı vardır; anlayamayanı bu vasfıyla kuran, var eden o açıklayandır.
Anlamak tercüme etmekten başka bir şey değildir, yani bir metnin -asla mantığını değil- eşdeğerlisini sunmaktan.
Kabul edilmiş zihinsel değerler düzenini tersine çevirmek gerekmez mi?
Eşitlik(çocuğun, bilginin, devrimcinin deneyimi) yöntemi her şeyden önce bir irade yöntemiydi. İstedik mi, kendi arzumuzun gerilimiyle veya durum icabı, açıklayan bir hoca olmaksızın, kendi başımıza öğrenebilirdik.
Öğrencilerini ancak kendi başlarına içinden çıkabilecekleri çembere kapatan, verdiği buyrukla hoca, yani efendi (maître)*[1]olmuş; kendi zekasını oyun dışında bırakarak, öğrencilerin zekasının kitabın zekasıyla boğuşmasına izin vermişti.
“eşitlikçi zihinsel bağ”
Bir zekanın başka bir zekaya tabi kılındığı yerde aptallaşma vardır.
… kendisinden başka bir şeye itaat etmeyen bir zekanın gerçekleştirdiği edime özgürleşme denir.
Öğrenciyi özgürleştirirsek, yani onu kendi zekasını kullanmaya zorlarsak, hoca bilmediğini öğretebilir. Bir zekayı, ancak içinden çıkmayı kendi kendine zorunlu gördüğü takdirde çıkabileceği, keyfi bir çembere kapatandır hoca dediğimiz. Cahili özgürleştirmek için insanın kendisinin özgürleşmiş olması, yani insan zihninin gerçek gücünün bilincinde olması gerekli ve yeterlidir.
“özgürleşme döngüsü”
“uyuklayan zeka”
“zihinsel devrim”
Zihinsel “kapasite hiyerarşisi” yoktur.
Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır.
“bilginin bekleme odası”
“rutinin katılaştırdığı veya yöntemsizliğin yanlış yollara sürüklediği beyinler”
Kalipso (Yunanca) gizli veya saklanmış olan.
… doğa eşitliğinin bilincine varmaya ve bilgi ülkesine doğru her türlü serüvenin önünü açmaya özgürleşme denir.
“bir zekayı kendisine ifşa etmek”
Sokratesçilik aptallaştırmanın kusursuzlaştırılmış bir biçimidir. Her bilgin hoca gibi Sokrates de öğretmek için soru sorar. Oysa bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin ona bilginler gibi değil herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir, yani öğretmek değil öğrenmek için. Böyle bir şeyi de ancak öğrenciden fazla bilmeyen, ondan önce o yolculuğa çıkmamış olan, cahil hoca yapabilir.
Bilmediğimizi öğretmek, bilmediğimiz her şey hakkında sorular sormak demektir, o kadar. Bu tür sorular sormak için de ilme ihtiyaç yoktur. Cahil her şeyi sorabilir; işaretler ülkesindeki yolcu için, zekasını özerk olarak kullanmaya zorlayan hakiki sorular da sadece onun sorularıdır.
Başkasını özgürleştirebilmek için önce insanın kendisinin özgürleşmesi gerekiyor.
“kitap: maddeye dönüşmüş düşünce”
Özgürleşmiş birinin asıl kadir olduğu şey özgürleştirici olmaktır: Bilginin anahtarını vermek değil, bir zekanın kendini başka her zekaya ve her zekayı da kendine eşit gördüğü zaman ne yapabileceğinin bilincini kazandırmaktır.
[1] Fr. maître sözcüğü “hoca/öğretmen”, “usta/üstat” anlamlarının yanı sıra “efendi” anlamını taşır.
80’lerinde bir kadının Kuzey Amerika’nın farklı bölgelerinde bedenini rüzgara, suya, toprağa “doğaya” bıraktığı “Still Dance with Anna Halprin” isimli performansta, doğanın kendisi dansı şekillendiren bir koreograf rolü üstleniyor. Anna Halprin’in bedeni, performansın gerçekleştiği mekandan ayırt edilemez hale geliyor. Bedenin çevresini kuşatan mekanla/ doğayla kurduğu diyalog; ölçek ve sınırların muğlaklaştığı bütünsel bir performansa dönüşüyor.
Ambrosius Holbein, “Utopiae Insulae Tabula”: Ütopya Haritası. Thomas More, Utopia (Basel, 1518) içinde.
Ait olduğu zamanı yalnızca eleştirmek yerine örnek alındığı takdirde hataların düzeltilebileceğine dair ipuçlarını, tesadüfen keşfedilen Ütopya adası üzerinden anlatan Thomas More; her şeyin bol olduğu, herkesin aynı kıyafetlerle ‘bir’ göründüğü, aynılaşmanın buradaki yaşamın programlanmasında da belirginleştiği, para kullanılmayan, özel mülkiyetin olmadığı, doğanın ilkelerini yasa kabul eden, farklı inançların özgürce bir arada barınabildiği aynı zamanda yeryüzünde adaletin simgesi olduğuna inandığı ‘mümkün başka bir dünya’ nın yeryüzünün zihinsel coğrafyasında yerini, onu diğerlerinden farklı kılan niteliklerini tarifler. Ütopya adası, orada bizzat yaşamış olan denizci Raphael Hythlodaeus tarafından anlatılır. İlk kitapta bu ada çevresindekilerle birlikte ele alınır, üzerinden çeşitli karşılaştırmalar yapılır, olası senaryolardan bahsedilir ve Peter Giles ile Thomas More tarafından Ütopya’nın bildikleri dünyanın düzenlemesinden daha iyi olduğu düşüncesi pek ikna edici bulunmaz. İkinci kitapta adanın toplumsal düzenine, sosyal, ekonomik yapısına dair daha detaylı bilgiler verilir. Bu durum, Raphael’ in anlatımı bitene dek adeta bir rüyada olma hissi verir. Bu anlatılanların hepsini kabul etmenin mümkün olmadığını belirten More, Ütopya’ nın kendi toplumlarında da yansımalarını görebilmeyi umut etmekten çok dilediğini, beklediğini ekler. Bu noktada ütopyacı düşüncenin inandırıcılığının nasıl arttırılabileceği, gerçekliğinin nasıl kurulabileceği sorusu akla gelir.
Başka bir dünyanın mümkünlüğüne dair arayışlarla ilişkili olabileceğine inanılan, ‘farklı’ düşüncelerin mekanlarından taşarak zihinsel ya da maddesel coğrafyalarda başka biçimlerde karşılıklar oluşturması durumu -ilk kitapta tartışılan tamamen farklı eğilimlere sahip düşünceleri paylaşmanın sağırlara masal anlatmaya benzetildiği “Kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.”[1] – bu düşüncelerin kendisini sahnedeki oyuna nasıl uyarlayabileceğinin vurgulandığı noktada sorgulanır. Belki de fikirlerin mekansız ilan edilerek herkese ve her yere ait olabileceği inancı bir başlangıç noktası oluşturabilir?
[1] Thomas More, Ütopya, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul, Alfa, 2014, s.100 (Orijinal Yayın:1516).
Mimarlık – planlamak, inşaa etmek, mekanda hareket etmek, bir araya getirmek. Kendini uzaya dahil etmek, Dünya’nın dışında, içinde veya içimizdeki boyutlarda.
Mekan ve ölçek – Raoul Hausmann. Hiçbir yere ulaşmayan merdiven önerisi neden? Böyle bir yapının kime ne faydası olabilir? Kendilerine kürsü arayan diktatörlere mi? Oyuncularını farklı görsel seviyelere dağıtmak peşindeki sahne yönetmenlerine mi? Yoksa yapının görseli bize zaman, hiyerarşi ve sınıflandırmalar ile ilgili bir şey mi söylüyor? Amacına hizmet edebilmesi için yapı ne kadar büyük olmalı?
Başlık 6
Anıtlar – bir yapı aracılığı ile telkin etmek, bir bilinci uyandırmak. Bir eser, belki de bir deyim veya bir edim, kaydetmeye veya devamlılığı sağlamaya değer. Bir anıt, süreklilik veya bazen budalalık için. Neden bir anıt sıradan olamaz?
Dick Higgins’indefterlerinden öneriler
Su geçirmez kağıttan yapılmış, beraberinde taşıyabileceğin, onunla işin bittiğinde veya sinirlendiğinde de aleve vermeyi göze alabileceğin bir ev.
İçerisindeki herkesin birbirini görebildiği fakat birbirlerinden ayrı durup birbirleriyle konuşamadıkları bir çıplaklık evi.
Buhardan yapılmış ve yavaşça uçup giden bir gökdelen. 1962 – 1966
Mimari Tasarım #1, Dick Higgins
Uygulama şekli;
devasa beton blokların bir tepenin üzerine çıkarılması
hepsinin yokuştan aşağı bırakılması
yuvarlanarak durdukları yerde kayaların birleştirilmesi
zevke göre oyukların yapılması
sonunda elde edilen yapının içerisinde yaşanması Yaz, 1959
Geoff Hendricks 1967 Bulutlara benzeyen kentler — mustakil birimler — serbest hareket eden — tabiatın üzerinde geri ve ileri hareket eden ve yüzeyi ile çevresindeki gökyüzünü yansıtan.
Geoff Hendricks 1967 – NEW YORK CITY BÖLGESİ İÇİN PROJELER
Kaldırımı tamamen kazıyıp aşağıdaki Manhattan caddeleri boyunca sık bir orman ekmek: Broadway, Fifth Avenue, 125 Street, 42 Street, 14 Street, Canal Street, The Bowery.
New York City’ nin yüzeyini öyle boyamalı ki kentin, zamanın en güncel ve ayrıntılı resmi haritasındaki renkleri ile uyumlu olsun. Boya kuruduğunda bir hava resmi çekilmeli. Sonrasında yüzeyler gökyüzü rengi ile tekrar boyanıp yeniden bir hava resmi çekilmeli.
Wolf Vostell 1967 –KARMA MEDYA EVRENSELLİĞİ İÇİN MANİFESTO
DÜNYANIN HER YERİNDE 500 METREDE BİR, HER AN İGLOMSU YAPILAR İNŞA EDEBİLMEK ÜZERE BORULAR VEYA SPREY TENEKESİ BULUNDURULACAK VE SANİYELER İÇERİSİNDE SÜNGER İLE VEYA FARKLI YENİ MALZEMELER İLE GELİŞTİRİLEBİLECEK! HERKES KENDİ MESKENİNİ BİR TENEKE İÇERİSİNDE YANINDA TAŞIYACAK VE BİR TAMAMLAYICI SIVI İLE DE SANİYELER İÇERİSİNDE ERİTİLEBİLECEK, BÖYLECE GELENEKSEL AĞIR BİR KENTİN OLUŞMASI ÖNLENECEK!
BİLGİSAYAR, SAĞLIK TESİSLERİ, İLAÇLAR VE GIDA GİYSİLERİN İÇLERİNE İŞLENECEK VE KULLANILDIKTAN SONRA ATILABİLECEK!
YERYÜZÜ, ÜZERİNE VAROLUŞUMUZUN İZLERİNİ BIRAKABİLMEMİZ İÇİN BEYAZ VEYA BAŞKA BİR RENKTE KABUK İLE KAPLANABİLİR!
HERKESE, ANTARKTİK KUTBUNA MİLLERCE DERİNLİKTE DELİKLER VE ÇUKURLAR AÇARAK DEKOLAJ MİMARİ YAPABİLMESİ İÇİN LAZER IŞINI SAĞLANACAK!
EĞİTİM ARTIK VASAT DEĞİL, EN İLERİCİ KİŞİLER TARAFINDAN YÜRÜTÜLECEK! KALİTE OLARAK İLERİCİLİK!
Franz Mon LABİRENT MİMARİ ÜZERİNE NOTLAR
Her ev bir hareket zemin planını takip eder.
Beden kendini sadece kendi hacmi içerisinde, kendi çalışma noktalarında, kendi yerçekimi ve kendi enerjisi ile deneyimlemek istemiyor. Aynı zamanda çevresel bir alanı da kendi içinde kapsıyor.
Ayna – mekansal hayal gücünü mümkün olanın ötesine geçirmek
Bütünün tamamen görünür olduğu herhangi bir mesafe bulunmuyor, sadece genel bir fikir kristalleşiyor hafızada.
Kullanılarak izlerimizin aglomerasına/ üstten çıkarılmış bir giysiye/ içi doldurulmuş bir not defterine dönüşen seyyar bir bina…
… medeni üretkenliğin, hareketliliğin, yığınlaşmanın, yanıltıcılığın, tanımlanamazlığın, yansıyabilirliğin, yıkım üretiminin, üretim yıkımının şeffaf oluşuna izin verilerek, çağdaş insan kendi gerçekliği ile yüzleşiyor.
* Rhizome is a philosophical term used to describe the relations and connectivity of things. The authors Deleuze and Guattari, have assigned this term “rhizome” referring to a relation like that of roots. They spread underground with no direction, no beginning, and no end. They are dispersed. It is opposed to the idea of a tree which has a starting point, and from there branches out in a predictable path.